Güzel Masallar

Gölgesini Paylaşan Küçük Saatçi

Uzak tepelerin ardında, evlerin çatılarında küçük çanlar yerine renkli saatlerin bulunduğu Sessizdere adında bir kasaba vardı. Kasabanın insanları zamanı çok önemserdi. Fırıncı ekmeklerini tam vaktinde çıkarır, bahçıvanlar çiçeklerini gün doğmadan sular, çocuklar da oyunlarını akşam çanından önce bitirirdi.

Bu kasabada yaşayan Cem, dedesinden kalan küçük saatçi dükkânında çalışıyordu. Cem’in elleri incecik vidaları tutmakta, minicik yayları düzeltmekte çok becerikliydi. Ancak bir şeyi henüz öğrenememişti: Her saatin yalnızca zamanı değil, bir hikâyeyi de taşıdığını.

Bir sabah dükkânın arka rafını temizlerken tozlu bir kutu buldu. Kutunun içinde gümüş renkli, kapağı yıldız biçiminde olan eski bir cep saati duruyordu. Saatin akrebiyle yelkovanı birbirine bakıyor, fakat hiç ilerlemiyordu.

Cem kapağı açınca içinden ince bir ses yükseldi:

“Beni çalıştırmak istiyorsan, kaybolan zamanı bulmalısın.”

Cem şaşkınlıkla çevresine baktı. Dükkânda ondan başka kimse yoktu. Yine de saati avucuna alıp kasabanın meydanına çıktı. Meydanın ortasında yaşlı saat kulesi vardı. O gün kule durmuş, herkes ne yapacağını şaşırmıştı. Fırıncı, ekmeklerin ne zaman pişeceğini bilemiyor; çocuklar okulun başlayıp başlamadığını anlayamıyordu.

Cem, cep saatini kuleye yaklaştırınca kapağın içindeki yıldız parladı. Saat, kasabanın kuzeyindeki eski değirmeni gösterdi.

Değirmene vardığında orada değirmencinin kızı Lale’yi gördü. Lale, değirmenin taşları arasında sıkışmış küçük bir tahta kutuyu çıkarmaya uğraşıyordu. Cem hemen yardım etti. Kutunun içinden yüzlerce minik kum tanesi döküldü. Fakat bu kumlar yere düşmüyor, havada asılı duruyordu.

“Bunlar ne?” diye sordu Cem.

Lale, “Babam bunlara bekleyen zaman der. İnsanlar birbirine ayırmadığı güzel anları burada biriktirirmiş,” dedi. “Sonra da kutu dolunca değirmen dururmuş.”

Cem düşündü. Gerçekten de kasabada herkes sürekli acele ediyor, kimse bir arkadaşının sözünü dinlemeye, yaşlı bir komşusuna uğramaya ya da gökyüzünü seyretmeye vakit ayırmıyordu.

Cem ve Lale, kutudaki kumları toplamak için yola çıktılar. Önce meydandaki fırıncıya gittiler. Fırıncı, Cem’in yardımını kabul edip fırından yeni çıkmış ekmekleri komşularına dağıttı. Her ekmek paylaşıldığında havadaki bir kum tanesi ışıldayarak cep saatine girdi.

Sonra okulun önünde ağlayan küçük bir çocuğa rastladılar. Çocuğun uçurtması çatıya takılmıştı. Cem dükkânından getirdiği uzun ipi kullandı, Lale de cesaret verici sözler söyledi. Uçurtma kurtulunca bir kum tanesi daha saatin içine süzüldü.

Gün boyunca kasaba halkı birbirine zaman ayırdı. Kimi bir çiçeği suladı, kimi uzun zamandır görmediği dostunu ziyaret etti. Kimi de yalnızca sessizce oturup karşısındakini dinledi. Her iyilik, cep saatinin içinde yeni bir parıltıya dönüştü.

Akşam olduğunda Cem, saati saat kulesinin en üst basamağına çıkardı. Son kum tanesi de yerine yerleşince cep saati çalışmaya başladı. Aynı anda kasabanın durmuş saatleri de ilerledi. Ancak artık zaman eskisi gibi acele etmiyordu. Saatlerin tıkırtısı yumuşak bir ninniye benziyordu.

Ertesi gün Cem, cep saatini dükkânın vitrinine koydu. Onu satmadı; çünkü saatin gerçek değerini anlamıştı. Artık dükkâna gelen herkese önce “Bugün kime biraz zaman ayırabilirsin?” diye soruyordu.

Sessizdere’de insanlar saatlerine bakmayı sürdürdü, ama hayatlarını yalnızca saatlere göre yaşamamayı öğrendi. Cem de küçük dükkânında çalışırken arada kapının önüne çıkar, gökyüzünü seyreder ve yanında bulunanlarla güzel bir an paylaşırdı. Çünkü en güzel masalların, bir saatin içinde değil, birbirine ayrılan zamanın içinde başladığını biliyordu.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu