Çiy Tanesiyle Uyanan Minik Davul

Ormanın kıyısındaki Pofudukoba köyünde Fındık adında minik bir sincap yaşardı. Fındık, her sabah güneş doğmadan önce uyanır, penceresini açar ve köyün seslerini dinlerdi. Horozun neşeli ötüşü, yaprakların hışırtısı, çeşmenin şıpırtısı ve fırından gelen çıtır ekmek kokusu güne güzel bir merhaba derdi. Fakat bir sabah Fındık gözlerini açtığında her yer tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü.
Horoz gagasını açıyor ama sesi çıkmıyordu. Çeşmenin suyu akıyor, yine de şıpırdamıyordu. Fırıncı Tonton Tavşan, ekmekleri tepsiye dizerken tepsi bile “tık” demiyordu. Fındık şaşkınlıkla annesine koştu. Annesi, “Belki bütün sesler biraz dinlenmek istemiştir,” dedi. “Onları bulup nazikçe uyandırabiliriz.” Fındık hemen küçük çantasını aldı. İçine üç elma dilimi, yumuşak bir mendil ve en sevdiği tahta kaşığı koydu.
İlk olarak köy meydanına gittiler. Meydandaki eski değirmenin kanatları dönüyor, fakat gıcırdamıyordu. Fındık kulaklarını dikti. Uzakta çok hafif bir “pıt” sesi duydu. Ses, çiçeklerle dolu çimenliğe doğru gidiyordu. Fındık, annesi ve arkadaşı Pıtırcık Kirpi sesin peşine düştüler. Yolda gördükleri herkese, “Siz bir ses gördünüz mü?” diye sordular. Keçi Mırmır, tavuk Cici ve kurbağa Lolo başlarını sallayarak onlara katıldı.
Çimenliğin ortasında, büyük bir yaprağın altında minicik bir davul buldular. Davulun üzerinde gülümseyen bir yüz vardı. Fındık tahta kaşığıyla davula hafifçe dokundu. Davul bu kez ses çıkarmadı, yalnızca yüzünü biraz daha astı. Pıtırcık, “Belki çok sert vurulmasından korkuyordur,” dedi. Bunun üzerine herkes sessizce oturdu. Kimse acele etmedi. Önce rüzgârı dinlediler, sonra çimenlerin arasındaki küçük karıncanın adımlarını fark ettiler.
Bir süre sonra davulun üstüne parlak bir çiy tanesi düştü. Çiy tanesi yuvarlanırken “şıkır” diye minicik bir ses çıkardı. Davulun yüzü aydınlandı ve yumuşacık bir “dum” dedi. Bu ses öyle sevimliydi ki Lolo kurbağa gülümsemekten kendini alamadı. Gülümsemesi “hık” diye küçük bir kahkahaya dönüştü. Kahkahayı duyan Cici tavuk, kanatlarını çırptı ve “pıtır pıtır” diye yürüdü.
Sesler birer birer geri dönmeye başlamıştı, ama köyün en önemli sesi hâlâ yoktu: insanların birbirine söylediği güzel sözler. Fındık bunu düşününce minik davula dönüp, “Sen bizim köye neşe getiriyorsun,” dedi. Pıtırcık, “Senin ritminle herkes birbirini duyuyor,” diye ekledi. Mırmır keçi, “İyi ki buradasın,” dedi. Her güzel sözde davul biraz daha parladı. Sonunda köy meydanından tatlı bir “dum dum dum” sesi yükseldi.
Davulun ritmini duyan çeşme şırıldadı, değirmen gıcırdadı, fırının tepsileri şıkırdadı. Horoz da derin bir nefes alıp öyle güzel öttü ki köydeki bütün pencereler açıldı. Köylüler meydana toplandılar. Fındık olanları anlattı. “Seslerimizi bulmak için önce birbirimizi dinledik,” dedi. “Sonra güzel sözler söyledik. Galiba neşe, paylaşıldıkça çoğalıyor.”
O günden sonra Pofudukoba’da her sabah küçük bir dinleme zamanı başladı. Herkes bir dakika boyunca susuyor, çevresindeki sesleri fark ediyordu. Ardından biri mutlaka güzel bir cümle söylüyordu. Tonton Tavşan, “Bugün ekmeklerim sıcacık,” diyordu. Cici tavuk, “Yumurtamı sizinle paylaşacağım,” diyordu. Fındık ise arkadaşlarına teşekkür etmeyi hiç unutmuyordu.
Minik davul, köy meydanındaki en güzel dala asıldı. Fındık her sabah ona yalnızca bir kez, çok nazikçe vurdu. Davul da “dum” diyerek günü başlattı. Çünkü herkes öğrenmişti: Dünyanın en tatlı sesi, sevgiyle söylenen sözler ve dikkatle dinleyen kulaklardı. Böylece Pofudukoba’nın sabahları yeniden neşeyle uyandı; Fındık da her gün yeni bir ses keşfetmenin mutluluğuyla gülümsedi.




