Yeni Masallar

Kestane Kabuğundaki Gökyüzü Haritası

Uzak tepelerin ardında, evlerin çatılarında küçük rüzgâr değirmenleri dönen Ilıcaköy adında bir köy vardı. Bu köyde Mina adlı meraklı bir çocuk yaşardı. Mina, yerde bulduğu taşları, tüyleri ve ilginç yaprakları biriktirir; her birinin anlatacak gizli bir öyküsü olduğuna inanırdı. Bir sonbahar sabahı, büyük kestane ağacının altında daha önce hiç görmediği kadar parlak bir kabuk buldu.

Kabuğun üzerinde incecik çizgiler vardı. Mina onu avucunda çevirince çizgilerin küçük yıldızlara, yıldızların da kıvrımlı yollara benzediğini fark etti. Tam o sırada kabuk hafifçe ısındı ve üzerinde gümüş renkli bir cümle belirdi: “Gökyüzünün unuttuğu yeri bul.” Mina şaşkınlıkla köyün en yaşlı haritacısı Uluç’un evine koştu.

Uluç, kabuğu büyüteçle inceledi. “Bu, eski gök gezginlerinin kullandığı bir yol haritası olabilir,” dedi. “Fakat harita yalnızca sabah güneşi, üç farklı ses ve paylaşılmış bir iyilik yan yana gelince tamamlanır.” Mina hemen yola çıkmak istedi. Uluç ona küçük bir dürbün, bir parça ekmek ve “Bulduğun güzelliği tek başına saklama,” öğüdünü verdi.

Mina önce köyün kuzeyindeki sarı çayıra gitti. Kestane kabuğundaki ilk çizgi, çayıra bakan yaşlı bir değirmeni gösteriyordu. Değirmenin kanatları dönmüyor, köyün değirmencisi Aras da üzgün üzgün onları seyrediyordu. Mina, kanatların arasına sıkışan kuru dalları temizledi. Aras ona teşekkür etmek için bir şarkı söyledi. Şarkının ilk sesi duyulunca kabuktaki bir yol parladı.

İkinci ses için Mina, taş köprünün altına indi. Orada, yağmurdan ıslanmış minik bir kurbağa yaprağın üzerinde titriyordu. Mina kendi mendilini onun üzerine örttü ve kurbağayı güneş gören bir yosun yatağına taşıdı. Kurbağa sevinçle vakvakladı. Bu, haritanın beklediği ikinci sesti. Mina, kabuğun üzerinde yükselen ince merdiven çizimini görünce neşelendi.

Ancak üçüncü ses bir türlü ortaya çıkmadı. Mina merdiven çizgisini izleyerek köyün dışındaki taşlık yamaca ulaştı. Orada, susuzluktan başını eğmiş küçük bir fidan gördü. Yanında yalnızca bir parça ekmek ve Uluç’un verdiği su matarası vardı. Mina suyu fidana döktü, ekmeğinin yarısını da yakındaki serçelere bıraktı. Sonra sessizce bekledi.

Bir süre sonra fidanın yaprakları kıpırdadı. Dalları birbirine dokununca tatlı, tıkırtılı bir ses çıktı. Üçüncü ses buydu. Kestane kabuğu birden ışıldadı ve gökyüzünde görünmeyen bir yola işaret etti. Mina dürbününü kaldırınca bulutların arasında yuvarlak, masmavi bir kapı gördü. Kapının altında, taşlık yamacın ardında saklanan eski bir çatı parlıyordu.

Mina çatıya yaklaşınca orada gökyüzü renklerini toplayan bir kuş yuvası buldu. Yuvada kırmızı, turuncu ve mor tüyler vardı; fakat mavi renk eksikti. Kuşlar mavi tüyleri bulamadıkları için yağmurdan sonra gökkuşağı oluşamıyordu. Mina, kabuğun üzerinde beliren son işareti izledi ve mavi tüyün, köy çeşmesinin arkasındaki çalılıklarda kaldığını anladı.

Çalılıkların arasında mavi tüyü bulduğunda onu hemen yuvaya götürmedi. Önce köydeki çocukları çağırdı. Hep birlikte tüyü dikkatle taşıdılar. Mina, güzelliğin tek kişinin sırrı olarak kalmadığında daha da büyüdüğünü anlamıştı. Tüy yuvaya yerleşince kuşlar kanat çırptı ve gökyüzü yavaşça mavi, sarı ve mor ışıklarla boyandı.

O günden sonra Ilıcaköy’de herkes, yardıma ihtiyacı olan birini gördüğünde elinden geleni yapmaya başladı. Kestane kabuğundaki harita ise sade bir kabuğa dönüştü. Mina onu evinin duvarına astı. Uluç, bu hikâyeyi köyün defterine yazarken gülümsedi: Yeni masallar bazen uzak ülkelerde değil, paylaşılmış küçük iyiliklerin içinde başlardı.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu