İplikçi Böceğin Renkli Sözlüğü

Uzak tepelerin ardında, evlerin çatılarında rengârenk kiremitlerin parladığı Sözcükdere adında bir kasaba vardı. Bu kasabada insanlar eskiden birbirlerine güzel cümleler söyler, çocuklar oyun oynarken yeni kelimeler uydurur, yaşlılar da akşamları eski hikayeler anlatırdı. Fakat bir sabah herkes uyandığında konuşmaların içindeki bazı kelimeler kaybolmuştu.
Fırıncı, müşterisine ekmek uzatırken ne diyeceğini bilemedi. Çocuklar top oynarken birbirlerine seslenemedi. Hatta kasabanın kedileri bile miyavlamak yerine şaşkın şaşkın birbirlerine baktı. İnsanlar konuşabiliyor, fakat cümleleri tatsız ve eksik kalıyordu. “Teşekkür ederim”, “geçmiş olsun” ve “yanındayım” gibi önemli sözler tamamen unutulmuştu.
Kasabada yaşayan on yaşındaki Mina, bu duruma çok üzüldü. Büyükannesinin sandığındaki eski kitapları karıştırırken incecik, boş sayfalı bir defter buldu. Defterin kapağında gümüş renkli bir iplik böceği resmi vardı. Mina parmağını resme değdirince sayfanın ortasında minicik bir kapı belirdi ve kapıdan gerçek bir böcek çıktı.
Böcek, başında sarı bir düğme taşıyor, sırtında da ipekten yapılmış küçücük bir çanta bulunduruyordu. “Ben Tıkır’ım,” dedi ince ama neşeli bir sesle. “Kaybolan kelimeler, gökyüzündeki Eski Sözlük’ten kopup rüzgâra karıştı. Onları bulamazsak kasabanız yalnızca sessizlikten değil, anlaşamamaktan da yorulacak.”
Mina hemen yola çıkmak istedi. Tıkır, ona boş defteri ve kırmızı bir iplik verdi. “Her gerçek söz bulunduğunda bu iplikte bir düğüm belirecek,” diye açıkladı. “Ama kelimeler, onları isteyen kişiye değil, onlara gerçekten ihtiyaç duyan kişiye görünür.”
İlk olarak kasabanın kenarındaki değirmene gittiler. Değirmenci Rıza Usta, bütün gün tek başına çalışıyor, yorulduğunda kimseye bir şey söylemiyordu. O sırada küçük çırağı Selim, un çuvalını taşıyamayıp yere düşürdü. Rıza Usta kızacak gibi oldu, fakat Mina onun yanına gidip sessizce yardım etti. Usta da ilk kez çırağının elinden tuttu ve “Birlikte yaparız,” dedi. Bu söz havada parladı, kırmızı iplikte bir düğüm oluştu.
İkinci kelime, yağmurdan sonra çamura saplanan bir arabayı kurtarmaya çalışan iki komşunun yanında bulundu. Komşular önce birbirlerini suçluyordu. Mina, arabayı itmek için omuz verdi. Bunu gören komşular susup aynı anda çalışmaya başladılar. Araba kurtulunca içlerinden biri diğerine “Affet beni,” dedi. Bu cümle mavi bir ışığa dönüşerek deftere yerleşti.
Gün ilerledikçe Mina ve Tıkır, kasabanın her köşesini dolaştı. Bir çocuğun kayıp oyuncağını bulmasına yardım eden yaşlı bekçiden “merak etme” sözünü, yalnız oturan bir kadının kapısını çalan komşudan “hoş geldin” kelimesini öğrendiler. Her söz, defterde yeni bir sayfayı dolduruyor, kasabanın insanlarının yüzü biraz daha aydınlanıyordu.
Fakat en zor kelime hâlâ bulunamamıştı. Tıkır, onun Eski Sözlük’ün en alt sayfasında saklandığını söyledi. Mina, bu kelimeyi bulmak için kendi dileğini düşünmeliydi. Uzun süre sustu. Sonra kasabada herkesin yeniden konuşmasını değil, birbirini gerçekten dinlemesini istediğini fark etti. O anda boş defterin ortasında büyük, sıcak bir ışık belirdi.
“Sevgi,” diye fısıldadı Mina.
Bu kelime söylenir söylenmez gökyüzünden yüzlerce renkli harf yağdı. Harfler evlerin bacalarına, dükkânların tabelalarına ve insanların kalplerine kondu. Sözcükdere’de konuşmalar yeniden eski neşesine kavuştu; ama bu kez insanlar kelimeleri daha dikkatli seçmeye başladı.
Tıkır, Mina’ya teşekkür edip defterin içine döndü. Defter artık boş değildi. Her sayfasında, insanların birbirine iyilikle söylediği sözler yazıyordu. Mina ise onu kasabanın meydanındaki kitaplığa koydu. Böylece herkes, güzel sözlerin yalnızca ağızdan çıkmadığını, davranışlarla da yazıldığını öğrenebilecekti.
O günden sonra Sözcükdere’de anlatılan hikayeler değişti. En çok da şu cümle tekrarlandı: Bir kelime küçücük olabilir, fakat doğru kalbe ulaştığında koca bir kasabayı iyileştirebilir.




