Kayıp Yankıyı Toplayan Çocuk

Çam kokulu tepelerin arasında, sabahları kuş sesleriyle uyanan küçük bir köy vardı. Bu köyde yaşayanlar birbirlerini tanır, ekmeklerini paylaşır, akşamları meydandaki büyük dut ağacının altında sohbet ederdi. Köyün en meraklı çocuğu Ekin’di. Ekin, taşların şekillerini inceler, bulutlara isim verir, rüzgârın hangi çiçekten koku taşıdığını anlamaya çalışırdı.
Bir gün Ekin, dere kenarında yuvarlak bir taş buldu. Taşa hafifçe vurunca ince bir ses duyuldu. Ekin, sesin karşı tepeden geri dönmesini bekledi. Fakat hiçbir yankı gelmedi. Çocuk yeniden vurdu, sonra iki elini çırptı. Dere şırıldıyor, yapraklar kıpırdıyor, ama dağlar susuyordu.
O gün köyde garip bir sessizlik vardı. Fırıncı Numan Usta ekmek tepsisini yere bırakınca çıkan ses bile havada kayboluyor, keçiler melediğinde sesleri yalnızca kendi kulaklarına ulaşıyor gibiydi. Akşam olunca köyün yaşlı çınarının altında toplanan herkes endişeyle birbirine baktı.
Köyün en yaşlı sakini Suna Nine, bastonunu dizlerine dayayıp konuştu: “Yankı, yalnızca dağların oyunu değildir. Bazen bir yerin sesi, insanların birbirini dinlemeyi unutmasıyla da kaybolur.” Ekin bu sözleri düşünerek gece boyunca uyuyamadı. Sabah erkenden küçük çantasına bir parça çörek, kırmızı bir mendil ve bulduğu yuvarlak taşı koydu. Yankıyı aramaya karar verdi.
İlk olarak derenin kaynağına gitti. Orada, sazlıkların arasında yaşayan yaşlı kaplumbağa Tıkır’la karşılaştı. Tıkır, Ekin’e dağın kuzey yamacında çatlamış bir kaya bulunduğunu, eskiden bütün seslerin oradan geri döndüğünü söyledi. Ancak kaya yoluna ulaşmak için üç engeli aşması gerektiğini ekledi: susuz kalan çiçeklere su vermek, yolunu şaşırmış arıları kovana götürmek ve kırılan tahta köprüyü onarmak.
Ekin ilk engeli kısa sürede buldu. Güneşin altında başlarını eğmiş mor çiçekler, küçücük seslerle yardım istiyordu. Çocuğun matarasında kendisi için ayırdığı su vardı. Ekin suyu çiçeklerin köklerine döktü. Çiçekler yeniden doğruldu ve taç yapraklarından tatlı bir koku yayıldı. Yolun ilerleyen bölümünde telaşla uçuşan arılara rastladı. Kırmızı mendilini bir bayrak gibi sallayarak onları, çiçekli bir açıklığın yanındaki kovana kadar yönlendirdi.
Öğleye doğru Ekin, dar bir vadinin üzerindeki tahta köprüye ulaştı. Köprünün iki tahtası kırılmıştı. Çocuk tek başına uğraştı, ama tahtaları yerlerine oturtamadı. Tam o sırada arılar vızıldayarak geri geldi. Köyün marangozu Duru’nun daha önce köprü için bıraktığı ince dalları bulup getirdiler. Ekin dalları birbirine bağladı, fakat köprü hâlâ sallanıyordu. Bu kez çiçeklerden gelen güçlü sarmaşıklar taşların arasından uzanıp dalları sıkıca sardı. Böylece köprü güvenli hâle geldi.
Ekin karşıya geçince kuzey yamacındaki çatlak kayayı gördü. Kaya, ortasından ince bir çizgiyle ayrılmıştı. Çocuk yuvarlak taşı çizginin üzerine koydu ve bekledi. Bir süre sonra taşın içinden çok hafif bir uğultu yükseldi. Ekin, yankının kaybolmadığını, kayanın içinde sıkışıp kaldığını anladı. Fakat taşı çekmek yetmiyordu; çatlağın iki yanını birleştirecek bir ses gerekiyordu.
Ekin köy meydanına dönüp herkese gördüklerini anlattı. Suna Nine, “O zaman tek bir kişinin sesi yetmez,” dedi. Ertesi sabah köylüler hep birlikte dağın yamacına çıktılar. Numan Usta bir tahta kaşığa ritim tuttu, çocuklar el çırptı, arıcılar neşeli bir türkü söyledi. Çiçekler rüzgârla sallandı, arılar uyumlu kanat sesleri çıkardı. Herkes birbirini dinleyerek sesini diğerlerinin sesine kattı.
Birden çatlak kayanın içinden parlak bir ışık süzüldü. Önce küçük bir “merhaba” duyuldu, sonra ses büyüyerek vadinin her köşesine yayıldı. Köylülerin kahkahaları tepelerden dönüp geri geldi. Ekin’in taşına vuran ses, bu kez gökyüzüne kadar yükseldi.
O günden sonra köyde her ayın ilk sabahı bir dinleme günü düzenlendi. İnsanlar sırayla konuşuyor, kimse birbirinin sözünü kesmiyordu. Ekin ise yuvarlak taşı dut ağacının altına koydu. Çünkü artık biliyordu: En güzel yankı, yalnızca bir sesi geri getiren değil, herkese kendi sesinin değerli olduğunu hatırlatan yankıydı. Böylece köyün sessizliği sona erdi ve dağlar, uzun zaman sonra yeniden neşeyle gülümsemeye başladı.




