12 Yaş Masalları

Yokuşa Tırmanan Dere

Çamlıbel’in aşağısında, tepelerin arasına sıkışmış küçük bir köy vardı. Köyün en şaşırtıcı özelliği, suyunu taşıyan derenin bazı günler yokuş yukarı akmasıydı. Bu olay yalnızca yağmurdan sonra gerçekleşir, su taşların üzerinden kıvrılarak evlerin üst tarafındaki eski değirmene ulaşırdı. Köylüler buna alışmış görünse de on iki yaşındaki Narin, hiçbir gizemi alışkanlık bahanesiyle geçiştirmeyi sevmezdi.

Narin’in yanında sürekli not tuttuğu kahverengi bir defter bulunurdu. Derenin ne zaman yükseldiğini, hangi kuşların sustuğunu ve köyde o gün kimlerin tartıştığını yazardı. Bir sabah su, daha önce hiç olmadığı kadar yükseldi. Değirmenin çarkı dönmeye başladı ve duvarın içinden ince bir ışık süzüldü. Narin, ışığın peşinden giderek taşların arasına sıkışmış küçük bir cam şişe buldu.

Şişenin içinde su değil, gümüş renkli bir kâğıt vardı. Kâğıtta şu cümle yazıyordu: Verilen sözler tutulduğunda dere yolunu bulur; unutulan sözler çoğaldığında su, cevap aramak için yukarı çıkar. Narin önce bunun eski bir bilmece olduğunu düşündü. Fakat o gün köyde herkesin yerine getirmeyi unuttuğu bir söz vardı. Fırıncı, yaşlı komşusuna ekmek götüreceğini söylemişti. Çiftçi, ortak kuyunun kapağını onaracağını belirtmişti. Çocuklar da okul bahçesindeki fidanları sulayacaklarına söz vermiş, sonra oyuna dalmışlardı.

Narin, durumu köy meydanında anlattı. Bazıları gülümsedi, bazıları ise dereyi masala bağlamanın gereksiz olduğunu söyledi. Köyün en yaşlı sakini Sabiha Hanım, Narin’in defterine bakıp sessizce başını salladı. “Belki su, bizim göremediğimiz bir şeyi görüyor,” dedi. “Ama bir sırrı anlamanın yolu yalnızca konuşmak değil, denemektir.”

O gün Narin, yaşıtlarını bir araya getirdi. Her biri yaptığı bir unutkanlığı yazıp karşısına küçük bir çözüm ekledi. Eylül, arkadaşının ödünç aldığı kitabı geri getirecekti. Kerem, kırdığı oyun tahtasını tamir edecekti. Narin ise annesine, evin önündeki saksıları tek başına düzenleyeceğini söylemişti. Çocuklar önce birbirlerine yardım etti, sonra büyüklerin işlerine el attı. Fırıncı ekmeği götürdü, çiftçi kuyunun kapağını onardı, köylüler okul bahçesindeki fidanları birlikte suladı.

Her söz yerine geldikçe dere yavaşladı. Akşamüstü su, yeniden eski yatağına döndü. Tam herkes rahatlayacakken köyün tepesinden kuvvetli bir uğultu duyuldu. Değirmenin çarkı son kez döndü ve cam şişe ışıl ışıl parladı. Kâğıttaki yazı değişmişti: Bir söz, yalnızca söyleyenin değil, duyanın da sorumluluğudur.

Narin bu cümleyi köy meydanındaki tahtaya yazdı. Köylüler, bundan sonra büyük ve gösterişli sözler vermek yerine yapabilecekleri işleri açıkça söylemeye karar verdiler. Her akşam biri tahtaya tamamlanan bir işi, diğeri ertesi gün için üstlenilen küçük bir görevi yazdı. Zamanla dere normal akışına kavuştu; fakat köy halkı onun sesini eskisinden daha dikkatli dinlemeye başladı.

Yıllar sonra Narin, Çamlıbel’deki okulda çocuklara ders veren bir öğretmen oldu. Öğrencileri ona, “Dere gerçekten sözleri duyuyor mu?” diye sorduklarında Narin gülümserdi. “Belki duyuyordur, belki de biz ilk kez birbirimizi duymayı öğrendik,” derdi. O sırada tepelerden ince bir su sesi gelir, dere yokuşa değil, doğru yöne akardı. Narin’in kahverengi defterinde ise o güne ait tek bir cümle bulunurdu: Güven, tutulmuş küçük sözlerin biriktirdiği büyük bir ışıktır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu