Fısıltıları Toplayan Küçük Çan

Maviçayır’ın kıyısında, sabahları çiğ damlalarıyla parlayan küçük bir ev vardı. Bu evde Ece adında, sesleri birbirinden ayırmayı çok seven bir çocuk yaşardı. Ece, yağmurun pencereye vuruşunu, arıların kanat çırpışını ve uzak tepelerde yuvarlanan taşların çıkardığı tıkırtıyı dikkatle dinlerdi. Her akşam köy meydanındaki eski çan çalınca herkes işini bırakır, günün son ışıklarını birlikte seyrederdi.
Bir yaz akşamı çan sustu. Ne kadar bekleseler de meydanda tek bir ses duyulmadı. Köylüler ipi çekti, çanın çevresini temizledi, hatta en neşeli türkülerini söyledi. Fakat çan, sanki içinde uyuyan bir fısıltıyı arıyormuş gibi sessiz kaldı.
Ece, çanın yanına yaklaşıp avucunu soğuk gövdesine koydu. İçeriden çok hafif bir titreşim geldi.
“Sesini kaybetmedin,” dedi Ece. “Galiba onu bir yerde unuttun.”
O gece Ece, annesinin ördüğü sarı atkıyı boynuna doladı ve sesin izini bulmak için yola çıktı. Yanına yalnızca küçük bir su matarası, bir elma ve babaannesinin verdiği tahta düdüğü aldı. Düdük, doğru zamanda çalındığında gizli sesleri gösterebilen eski bir oyuncaktı.
Yolun İlk Fısıltısı
Ece, köyün dışındaki çayıra vardığında otların arasında ağlayan bir uğur böceği gördü. Böceğin minik kanadı bir dikenin ucuna takılmıştı. Ece diz çöküp dikeni dikkatle çıkardı. Uğur böceği kanatlarını silkeleyince çayırda incecik bir “şıkır” sesi duyuldu. Düdük, kendi kendine bir kez öttü ve ses, kuzeydeki söğütlüğü gösterdi.
Söğütlükte Ece, rüzgârla savrulmuş bir kâğıt uçurtma buldu. Uçurtmanın ipi dallara dolanmış, onu uçurmak isteyen çocuk da yakınlarda üzgün üzgün bekliyordu. Ece ipi çözüp uçurtmayı sahibine verince çocuk sevinçle gülümsedi. Uçurtma gökyüzüne yükselirken kuyruğundaki kurdeleler birbirine çarptı ve tatlı bir “şırıl şırıl” sesi çıkardı. Düdük yine öttü; bu kez ses, yosunlu taşların bulunduğu dere yatağını gösterdi.
Dere yatağında su neredeyse görünmüyordu. Küçük bir su değirmeni, çamurla kapanmış oluğun yanında hareketsiz duruyordu. Değirmencinin oğlu Poyraz, oluğu açmaya çalışıyor fakat tek başına başaramıyordu. Ece ellerini kirletmekten çekinmedi. İkisi birlikte taşları kaldırdılar, dalları ayırdılar. Bir süre sonra su, gümüş renkli bir ip gibi oluğa aktı. Değirmenin kanatları dönmeye başlayınca içinden yumuşak bir melodi yükseldi.
Ece, melodiye kulak verdi. Bu, çanın içindeki titreşime çok benziyordu. Ancak melodi tek başına yeterli değildi; üç ayrı sesin birleşmesini bekliyordu.
Üç Küçük İyilik
Güneş alçalırken Ece, ormanın kıyısında yaşlı bir kaplumbağaya rastladı. Kaplumbağa, sırtındaki kırmızı meşe yaprağını yuvasına götürmeye çalışıyordu. Ece onu taşımak yerine yavaşça yanında yürüdü. Böylece kaplumbağa kendi yolunu tamamlayabildi. Yuvaya varınca yaprağın altından minicik bir çıngırak çıktı. Çıngırak, değirmenin melodisine eşlik etti.
Sonra Ece, çalılıkların arasında kaybolmuş bir keçi yavrusu gördü. Onu korkutmadan, sakin bir sesle çağırdı ve yavruyu annesinin bulunduğu yamaca götürdü. Anne keçinin sevinçli melemesi üçüncü sesi tamamladı.
Bir anda ormanın üzerinde üç ses birleşti: derenin şırıltısı, çıngırağın tınısı ve keçi yavrusunun neşeli meleyişi. Sesler, ışıklı bir kurdele gibi göğe yükselip Maviçayır’a doğru süzüldü. Ece onların peşinden koştu. Köy meydanına geldiğinde çan, uzun zamandır beklediği ezgiyi bulmuştu.
Ece ipi çekti. Çan öyle güzel çaldı ki herkes sustu ve dikkatle dinledi. Bu ses, yalnızca metalin sesi değildi; yardım edilen uğur böceğinin kanadını, uçurtmanın gökyüzündeki dansını, yeniden akan suyu ve birbirine kavuşan canlıları da anlatıyordu.
O günden sonra köyde her akşam çan çalmadan önce herkes gün içinde yaptığı küçük bir iyiliği paylaşmaya başladı. Ece ise çocuklara, güzel bir masal dinlemenin bazen uzak diyarlara gitmek değil, çevremizdeki fısıltıları duymak olduğunu anlattı. Çünkü en değerli ezgiler, iyilikle açılan kalplerde saklıydı.




