Boş Sayfanın Sakladığı Şehir

Duru, on ikinci yaş gününde babaannesinden eski bir defter aldı. Defterin kapağı lacivertti ve üzerinde tek bir gümüş nokta bulunuyordu. Sayfaları çevirdikçe güzel tarifler, komik anılar ve kurumuş çiçekler gördü. Fakat son sayfaya geldiğinde tuhaf bir şey fark etti: Sayfa bomboştu.
“Bu sayfayı sakın kendin doldurmaya çalışma,” dedi babaannesi. “Onun yazarı henüz gelmedi.”
Duru, bu sözün ne anlama geldiğini sorduysa da cevap alamadı. O gece defteri başucuna koyup uyudu. Sabah gözlerini açtığında son sayfada ince, gümüş renkli bir cümle belirmişti:
“Eksik kalan her şey, doğru kalbi bekler.”
Duru cümleye dokununca oda bir anda sessizleşti. Pencereden içeri giren rüzgâr, defterin sayfalarını hızla çevirdi. Sayfaların arasından küçük bir kâğıt kuş çıktı ve yere kondu. Kuşun kanadında bir ok işareti vardı. Duru onu izleyince kuş, evin arkasındaki eski taş duvara kadar ilerledi.
Duvarın üzerinde daha önce hiç görmediği dar bir kapı açıldı. Duru biraz şaşırdı ama merakına yenildi. Kapıdan geçtiğinde kendini bembeyaz sokakları olan bir şehirde buldu. Evlerin pencereleri vardı, fakat perdeleri yoktu. Dükkân tabelalarında ise yarım cümleler yazıyordu: “Fırından sıcak ekmek…” “Köprünün altında unutulan…” “Her sabah gökyüzüne bakan…”
Kapının yanında duran, cepleri kâğıt parçalarıyla dolu bir çocuk Duru’yu karşıladı.
“Ben Mavi,” dedi. “Burası Yarım Yazılar Şehri. İnsanlar dünyada söylemeyi, yapmayı ya da tamamlamayı unuttukları şeyleri buraya bırakır. Şehrin cümleleri çoğalınca yollar kapanır, evler birbirini bulamaz.”
Duru, Mavi’ye yardım etmek istedi. İlk olarak fırının önündeki tabelaya baktı. Cümle “Fırından sıcak ekmek…” diye yarım kalmıştı. İçeride yaşlı fırıncı, her gün bir ekmek ayırdığını fakat kime vereceğini bilmediğini söyledi. Duru, ekmeği şehirde yalnız yaşayanlara dağıtmayı önerdi. Fırıncı gülümsedi ve tabelanın devamını yazdı: “Fırından sıcak ekmek, paylaşılınca daha güzel kokar.”
Sonra köprünün altına indiler. Orada, yıllardır sahibini bekleyen bir tahta kutu buldular. Kutunun üzerinde “Unutulan…” yazıyordu. Mavi kutuyu açınca içinden renkli düğmeler çıktı. Şehrin terzisi bu düğmeleri çocuklara vermek istemiş, ancak dükkânını kapatınca sözünü tamamlayamamıştı. Duru, düğmeleri mahalledeki çocuklarla paylaşabileceklerini söyledi. Böylece kutunun cümlesi “Unutulan şeyler, hatırlanınca yeniden değer kazanır” diye tamamlandı.
Fakat şehrin ortasındaki büyük meydanda duran en uzun cümle hâlâ silik ve kapalıydı:
“Bir gün herkes kendi…”
Mavi, bunun şehrin en eski cümlesi olduğunu söyledi. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar sonunu kimse bulamamıştı. Duru defterini açtı. Son sayfa ışıldıyor, fakat üzerinde hiçbir kelime görünmüyordu.
Duru bir süre düşündü. Kendi isteğini yazmak kolaydı. “Bir gün herkes kendi hayalini bulsun,” diyebilirdi. Ama meydandaki insanlar farklı şeylere ihtiyaç duyuyordu. Kimi dinlenmek, kimi affedilmek, kimi de yeniden denemek istiyordu.
“Belki cümle tek bir kişinin değil, herkesin tamamlayacağı bir cümledir,” dedi Duru.
Kalabalığı meydana çağırdılar. Fırıncı ekmek kokusunu, terzi renkli düğmeleri, Mavi cesaretini anlattı. Her biri cümleye bir kelime ekledi. Sonunda yazı şöyle oldu: “Bir gün herkes kendi iyiliğinden başlayacak.”
O anda şehrin beyaz sokakları renklenmeye başladı. Pencerelere perdeler, duvarlara resimler, tabelalara tamamlanmış sözler geldi. Duru’nun defterindeki gümüş nokta da küçük bir yıldız gibi parladı.
Evine döndüğünde sabah olmuştu. Babaannesi, defterin son sayfasını okuyup başını salladı.
“Artık senin cümlen hazır,” dedi.
Duru gülümsedi. Çünkü bazı hikâyelerin sonu yazılmazdı. Onlar, paylaşılan bir ekmekte, uzatılan bir elde ve yeniden başlayan her güzel işte yaşamaya devam ederdi.



