Terazinin Unuttuğu Küçük Taş

Bir zamanlar, tepeleri lavanta kokan Aydınlıkır kasabasında her cuma büyük bir pazar kurulurdu. Pazarın ortasında, herkesin güvendiği eski bir terazi dururdu. Bu terazinin başında, ölçmeyi çok iyi bildiği söylenen Usta Varan bulunurdu. Kasabalılar meyvelerini, unlarını ve kumaşlarını onun terazisinde tartar, sonra gönül rahatlığıyla alışveriş yapardı.
Kasabada İlke adında dikkatli ve meraklı bir kız yaşardı. İlke, sayıları sevdiği kadar insanların yüzündeki küçük değişiklikleri de fark ederdi. Bir gün, pazar yerinde satılan sepetlerin bazılarının neden ağır, bazılarının neden hafif göründüğünü düşündü. Usta Varan’a sorduğunda yaşlı adam, “Terazi ne söylerse gerçek odur,” diyerek gülümsedi.
O gün kasabaya uzak tepelerden gelen iki kardeş, ballı çöreklerini satmak için küçük bir tezgâh açtı. Kardeşlerden büyüğü, bütün sabah hamur yoğurmuştu. Küçüğü ise fırının başında beklemiş, çörekleri tek tek süslemişti. Usta Varan çörek sepetini tartınca ağırlığın beklenenden fazla olduğunu söyledi. Büyük kardeş hemen sevindi, küçük kardeşin payını da kendi emeğine katmak istedi.
İlke, küçük kardeşin sessizce kenara çekildiğini gördü. Çocuk, “Ben yalnızca süsledim,” dedi. Oysa çöreklerin üzerindeki çiçek şekilleri öylesine güzeldi ki müşteriler tezgâha özellikle onun için geliyordu. İlke, teraziye değil, kardeşlerin yüzlerine bakınca bir şeylerin eksik kaldığını anladı. Tartı, çöreğin ağırlığını ölçüyor ama emeğin tamamını göstermiyordu.
İlke, eski terazinin altını temizlerken tahtaların arasında minicik, yuvarlak bir taş buldu. Taşın üzerinde soluk bir çizgi vardı. Onu eline alınca kulağında ince bir ses duydu: “Bir şeyin değeri, yalnızca ne kadar yer kapladığıyla anlaşılmaz.” İlke şaşırdı ama korkmadı. Taşı avucunda saklayıp pazardaki diğer insanları gözlemlemeye başladı.
Bir çömlekçinin çırakları, dükkânın önünü süpürüyor, su taşıyor ve kırılan kapları onarıyordu. Fakat çömlekçi, bütün kazancı kendi ustalığına yazıyordu. Yakındaki çiçekçi, annesinin yetiştirdiği çiçekleri satıyor ama annesine yalnızca en solgun demetleri ayırıyordu. İlke, her yerde görünmeyen bir emeğin sessizce beklediğini fark etti.
Ertesi cuma İlke, kasaba meydanında küçük bir oyun önerdi. Pazarın ortasına üç sepet koydu. Birinci sepete taşlar, ikinci sepete güzel görünen ama içi boş kutular, üçüncü sepete de herkesin katkısını gösteren küçük kâğıtlar yerleştirdi. Sonra, “Bugün yalnızca neyin ağır olduğunu değil, neyin değer kattığını da konuşalım,” dedi.
Usta Varan önce bu fikri gereksiz buldu. Ancak İlke, onun her sabah teraziyi temizlediğini, ağırlıkları kontrol ettiğini ve yıllardır kimseyi aldatmadan ölçüm yaptığını söyleyince yaşlı adamın yanakları kızardı. Kasabalılar, ustanın görünmeyen emeğini ilk kez açıkça fark etti. Usta Varan da bunun üzerine ballı çörek yapan kardeşleri yanına çağırdı ve her ikisinin emeğini ayrı ayrı hesaplamayı önerdi.
O günden sonra pazarda yeni bir kural uygulandı. Her satışta ürünün ağırlığı terazide, emeğin payı ise konuşularak belirleniyordu. Çömlekçi çıraklarına hak ettikleri ücreti verdi. Çiçekçi, annesiyle kazancını adilce bölüştü. İki kardeş de çöreklerini birlikte satmaya başladı; biri hamuru hazırlıyor, diğeri süslemeleri yapıyordu.
İlke, bulduğu küçük taşı kasabanın ortak terazisinin yanına bıraktı. Taş bir daha hiç konuşmadı. Buna gerek de yoktu; çünkü Aydınlıkır halkı artık onun sözünü öğrenmişti. Kıssadan hisse: Bir insanın değeri yalnızca yaptığı işin görünen sonucuyla değil, o sonuca kattığı emek, niyet ve iyilikle ölçülür.




