Bozkırın Sessiz Davulunu Uyandıran Suna

Geniş bozkırların birinde, akşamları yıldızların yere eğilip obaların ateşini seyrettiği günlerde, Akçakaya obası yaşardı. Bu obanın ortasında, söğüt ağacından yapılmış büyük bir davul bulunurdu. Davul yalnızca düğünlerde çalınmazdı; yağmur beklenirken, yeni bir bebek doğduğunda ve obadaki insanlar bir iyilik yaptığında da neşeyle ses verirdi.
Bir sabah davulun sesi kesildi. Tokmak deriye dokunuyor, fakat davuldan tek bir titreşim bile çıkmıyordu. Oba halkı önce şaşırdı, sonra üzülmeye başladı. Çünkü sessiz davul, sanki herkesin kalbindeki neşeyi de alıp götürmüştü.
Obanın en meraklı çocuğu Suna, davulun yanına oturdu. Elini sıcak derinin üzerine koyup fısıldadı: “Sen neden susuyorsun? İçinde sakladığın bir söz mü var?”
O sırada ak saçlı Dede Korkut obaya geldi. Kopuzunu dizine yerleştirip tellerine hafifçe dokundu. İncecik bir ezgi yükseldi.
“Davullar bazen tokmakla değil, doğru davranışla uyanır,” dedi. “Bu davulun sesi, obadaki insanların birbirini ne kadar duyduğuna bağlıdır. Onu uyandırmak isteyen kişi, üç unutulmuş emaneti bulmalı: paylaşılmış bir lokmanın kokusunu, tutulmuş bir sözün ışığını ve gönülden söylenmiş bir teşekkürün yankısını.”
Suna, küçük heybesini omzuna aldı ve yola çıktı. İlk olarak, tepelerin ardındaki pınara ulaştı. Pınarın başında yaşlı bir çoban, tek gözlü keçisini arıyordu. Suna, kendi ekmeğini ikiye böldü; yarısını çobana verdi. Birlikte keçinin izlerini takip ettiler. Keçiyi bulduklarında çoban, ekmeğin kokusunu küçük bir beze sarıp Suna’ya uzattı.
“Paylaşılan lokma, insanın içini ısıtır,” dedi.
Suna ikinci emaneti bulmak için sarı çiçeklerle kaplı düzlüğe indi. Orada, yağmurdan dolayı devrilmiş bir çit gördü. Obaya dönmeden önce çiti onarmaya söz vermiş olan genç bir at bakıcısı, işini yetiştiremiyordu. Suna ona yardım etti. Birlikte direkleri kaldırıp ipleri bağladılar. Çit tamamlanınca at bakıcısının elindeki küçük taş parladı. Bu, tutulmuş sözün ışığıydı.
Üçüncü emanet ise en zoruydu. Suna, akşamüstü rüzgârlı bir yamaca çıktı. Orada, kimsenin fark etmediği küçük bir arı kovanı duruyordu. Kovanın çevresindeki dikenler yüzünden arılar çiçeklere ulaşamıyordu. Suna dikenleri dikkatle temizledi, kırılmış çiçek saplarını destekledi. Arılar yeniden vızıldamaya başlayınca yamaçta tatlı bir ses yankılandı:
“Teşekkür ederiz.”
Bu ses tek bir arıdan değil, rüzgârdan, çiçeklerden ve güneşten geliyordu. Suna, teşekkürün yankısını avuçlarında taşıyamayacağını düşündü. Dede Korkut’un sözlerini hatırlayıp elini kalbine koydu; böylece yankı onun içinde kaldı.
Gece obaya döndüğünde insanlar ateşin çevresinde toplanmıştı. Suna üç emaneti davulun önüne bıraktı. Bezin içindeki ekmek kokusu yayıldı, taşın ışığı çimenleri aydınlattı, teşekkürün yankısı ise herkesin kulağına ulaştı.
Fakat davul hâlâ susuyordu. Suna tokmağı eline aldı, sonra durdu.
“Belki de bu emanetler yalnızca benim değil,” dedi. “Çünkü paylaşmak, sözünde durmak ve teşekkür etmek hepimizin işi.”
Önce çoban ayağa kalkıp komşusuna su verdi. At bakıcısı, yarın yaşlıların çitlerini onaracağına söz verdi. Obadaki çocuklar sofradaki meyveleri birbirine ikram etti. Her güzel davranışın ardından davulun derisi biraz daha gerildi.
Sonunda Suna tokmağı hafifçe vurdu. Davul öyle güçlü bir ses çıkardı ki yıldızlar sanki gökyüzünde yer değiştirdi. Fakat bu, alışılmış bir gürültü değildi; içinde kahkaha, iyilik ve dostluk vardı.
Dede Korkut kopuzunu çalarak şöyle söyledi: “Sesini yalnız kendin için arayan, sessizliği bulur. Gönülleri birleştirmek için çalan ise bütün bozkırı şenlendirir.”
O günden sonra Akçakaya obasında davul, yalnızca bayramlarda değil, yapılan her güzel iyilikte çaldı. Suna büyüdüğünde de insanlar onun adını, sessiz bir davulu sevgiyle uyandıran çocuk olarak anlattı. Çünkü obada herkes artık biliyordu: En güçlü ezgi, birlikte atılan yüreklerin sesiydi.




