Sandıkta Unutulan Zümrüt Tüy

Uzak bir vadide, taş evlerin sabah dumanlarıyla gökyüzüne karıştığı Ilıca Köyü bulunurdu. Köyün en eski evinde, doksan dokuz yaşındaki Masalcı Suna yaşardı. Suna Nine’nin odasında ceviz ağacından yapılmış, pirinç kilitli büyük bir sandık vardı. Sandık, köyde anlatılan eski masalların sırlarını sakladığı söylenen bir hazineydi. Fakat yıllardır kimse kapağını açamamıştı.
Bir bahar günü, on yaşındaki Lalin, Suna Nine’ye sıcak çörek götürdü. Nine, çörekleri tabağa dizerken elindeki anahtar yere düştü. Anahtar, daha önce hiç görülmemiş kadar ince ve parlaktı.
“Bu anahtar sandığı açmaz,” dedi Suna Nine. “Yalnızca doğru soruyu bilen kişiye yol gösterir.”
Lalin merakla sordu: “Doğru soru nedir?”
Suna Nine gülümsedi. “Onu bulduğunda, cevabı başkasına da verebilecek misin, ona bak.”
Lalin bütün gece düşündü. Ertesi sabah anahtarı avucuna aldığında üzerinde minicik harfler belirdi: Bir şeyi saklamak mı, yaşatmak mı daha kolaydır?
“Yaşatmak,” diye fısıldadı Lalin. Anahtar hemen ısındı. Sandığın pirinç kilidi tık diye açıldı.
Unutulmuş masalın izi
Sandığın içinde altınlar, inci kolyeler ya da parıltılı taşlar yoktu. Eski bir yün battaniye, üç kurumuş elma, kenarları kıvrılmış bir defter ve zümrüt renginde tek bir kuş tüyü vardı. Defterin ilk sayfasında şu cümle yazıyordu: “Kayıp Bahçe’yi bulan, köyün unuttuğu şarkıyı geri getirir.”
Lalin, tüyü defterin üzerine koyunca sayfalar kendiliğinden çevrildi. Harfler, köyün dışındaki Söğüt Geçidi’ni gösteren bir yol çizdi. Suna Nine, Lalin’in yalnız gitmesine izin vermedi; köyün neşeli değirmencisi Baki’yi de yanına kattı. Baki’nin cebinde her zaman ip, tahta kaşık ve işe yarayabilecek tuhaf bir düğme bulunurdu.
İkili, Söğüt Geçidi’ne vardığında karşılarına konuşan bir taş çıktı. Taş, “Kayıp Bahçe’ye girmek isteyen, yanında ne taşıdığını söylemeli,” dedi.
Baki cebindeki düğmeyi gösterdi. “Ben işe yaramaz sandığım şeyleri bile atmam.”
Lalin ise zümrüt tüyü avucunda tuttu. “Ben de bana emanet edileni unutmayacağım.”
Taş ikiye ayrıldı ve içinden ışıklı bir patika uzandı. Patikanın sonunda, sarmaşıklarla örtülü yüksek bir kapı vardı. Kapının önünde üç kavanoz duruyordu. Birinde sessizlik, birinde gölgeler, diğerinde ise yarım kalmış ezgiler parlıyordu.
Defterdeki son ipucu şöyleydi: Şarkı, tek bir sesin değil, birbirini dinleyen seslerin işidir.
Lalin kavanozların kapaklarını açtı. Önce sessizlik havaya yayıldı; ardından Baki’nin kaşığıyla ritim tutması duyuldu. Lalin bir dize söyledi, Baki ikinci dizeyi ekledi. Sonra rüzgâr ıslık çaldı, söğüt yaprakları hışırdadı, uzaktaki dereden su sesi geldi. Yarım kalmış ezgiler bu seslere karışınca kapı açıldı.
Gerçek hazine
Kayıp Bahçe’nin ortasında, dallarında meyve yerine küçük ışıklar taşıyan yaşlı bir ağaç vardı. Ağacın gövdesinde köyün çocuklarının yıllar önce söylediği şarkının sözleri yazılıydı. Lalin, şarkıyı deftere geçirebilirdi; ama o zaman ezgi yeniden unutulabilirdi. Bunun yerine sözleri ezberledi ve Baki’yle birlikte köye döndü.
O akşam köy meydanında herkes toplandı. Lalin şarkının ilk dizesini söyledi. Suna Nine ikinci dizeyi hatırladı. Fırıncı, çoban, değirmenci ve çocuklar sırayla seslerini kattılar. Şarkı, yıllardır kapalı duran pencerelerden içeri girdi; yaşlıların anılarını, çocukların kahkahalarını birbirine bağladı.
O günden sonra eski masallar yalnızca sandıklarda saklanmadı. Köy halkı her hafta meydanda buluşup bildiği bir hikâyeyi anlattı, sonra onu yeni bir ayrıntıyla zenginleştirdi. Zümrüt tüy ise sandığa geri konmadı; köy kütüphanesinin kapısına asıldı.
Lalin, tüyün altına şu cümleyi yazdı: “Paylaşılan masal, anlatanın sesinden çıkıp herkesin kalbine yerleşir.” Böylece unutulmuş şarkı geri döndü ve Kayıp Bahçe, aslında onu arayanların birbirini dinlemeyi öğrendiği gün yeniden bulundu.




