Bakır Bulutun Altında Keloğlan

Uzak dağların ardında, yazın ortasında bile serin rüzgârların dolaştığı küçük bir köy varmış. Köyün adı Çömlekli’ymiş; çünkü herkes toprağı şekillendirip güzel kaplar yaparmış. Fakat o yıl gökyüzü haftalarca tek damla yağmur göndermemiş. Kuyular sığlaşmış, sebze bahçeleri sararmış, çömlekçilerin fırınları bile sessizleşmiş.
Çömlekli’de annesiyle yaşayan Keloğlan, sabah erkenden elindeki boş testiyi alıp çeşmeye gitmiş. Çeşmenin taş oluğundan yalnızca incecik bir ses geliyormuş: “Tık… tık… tık…” Keloğlan kulağını taşa dayayınca çeşmenin içinden bir fısıltı duymuş.
“Suyun yolu kapandı. Onu açacak anahtar gökyüzünde değil, insanların kalbindedir.”
Keloğlan bu sözleri annesine anlatmış. Annesi, ocağın başında mercimek çorbasını karıştırırken gülümsemiş.
“Kalpteki anahtar görünmez olur oğlum,” demiş. “Ama iyi bir göz, onu davranışlarda bulur.”
O sırada köy meydanına yaşlı bir seyyah gelmiş. Omzunda uzun bir değnek, değneğinin ucunda da parıl parıl parlayan bakır bir halka varmış. Seyyah, gökyüzünü göstererek şöyle söylemiş:
“Üç gecedir dağların üzerinde bakır renkli bir bulut duruyor. Bu bulut, yağmuru saklayan eski bir gökyüzü bekçisidir. Onu yalnızca doğru sözü söyleyen biri ikna edebilir. Fakat doğru söz, tek başına yetmez; paylaşılmış bir iyilik de gerekir.”
Köylüler birbirine bakmış. Kimi, “Benim hiç suyum kalmadı,” demiş. Kimi, “Önce komşum yardım etsin,” diye söylenmiş. Keloğlan ise boş testisini sepetine koyup yola çıkmış. Yanına ne altın almış ne de gösterişli bir kılıç. Sadece annesinin verdiği iki çörek, küçük bir ip ve eski bir tahta kaşık varmış.
Dağın yamacına vardığında, bir kayanın yanında susuzluktan dili dışarı çıkmış bir keçi görmüş. Keloğlan çöreklerden birini keçiyle paylaşmış. Sonra ipi kullanıp kayanın arkasındaki küçük su birikintisini keçinin ulaşabileceği yere çekmiş. Keçi doyunca kuyruğunu sallayıp ileriyi göstermiş.
Biraz sonra Keloğlan, yere saçılmış tohum çuvallarıyla karşılaşmış. Çuvalların sahibi olan yaşlı bahçıvan, tohumları tek başına toplayamıyormuş. Keloğlan diz çöküp saatlerce çalışmış. Bahçıvan ona bir avuç altın vermek istemiş ama Keloğlan yalnızca tahta kaşığı istemiş.
“Bununla ne yapacaksın?” diye sormuş yaşlı adam.
“Köyüme dönerken bir şeyleri ölçmem gerekebilir,” demiş Keloğlan.
Akşamüstü dağın tepesine ulaştığında bakır bulut tam başının üzerinde duruyormuş. Bulutun içinden gür bir ses yükselmiş:
“Beni neden çağırdın, küçük yolcu?”
Keloğlan başını kaldırmış.
“Sizi çağırmadım. Köyümün susuz kaldığını söylemeye geldim.”
“Köyünüzde herkes yalnız kendini düşünürken neden yağmur yağdırayım?” diye sormuş bulut. “Bana köyünün en değerli şeyini getirirsen yağmur veririm.”
Keloğlan cebinden altın çıkaramamış, çünkü hiç altını yokmuş. Bunun üzerine annesinin çöreğinden kalan son parçayı, bahçıvanın verdiği tohumları ve tahta kaşığı bulutun önüne koymuş.
“Bunlar değerli değil,” demiş bulut.
“Değerleri, kiminle paylaşıldıklarına bağlı,” diye cevaplamış Keloğlan. “Çöreği aç bir keçiyle bölüştüm. Tohumları yardıma ihtiyacı olan bir adamla birlikte topladım. Tahta kaşık ise köydeki herkesin aynı kaptan çorba içmesini sağlayabilir. Bence köyümün en değerli şeyi, yeniden paylaşmayı öğrenme ihtimalidir.”
Bakır bulut uzun süre susmuş. Sonra içinden yumuşak bir ışık süzülmüş. Bulutun rengi bakırdan gümüşe, gümüşten bembeyaza dönmüş.
“Doğru sözünü buldun,” demiş bulut. “Fakat onu köyüne götürüp yaşatabilecek misin?”
Keloğlan, “Tek başıma değil,” demiş. “Ama birlikte denersek başarabiliriz.”
O anda bulutun içinden ince bir yağmur başlamış. Yağmur önce Keloğlan’ın avuçlarına, sonra taşlara, ardından dağın bütün yamacına düşmüş. Kısa süre içinde kuru dere yeniden şırıldamış.
Keloğlan köye döndüğünde insanlar sevinçle dışarı çıkmış. Herkes kendi kovasını doldurmak için koşmak üzereyken Keloğlan tahta kaşığı meydana koymuş.
“Bu kaşık, suyu adil paylaşacağımızı hatırlatsın,” demiş. “Önce çocukların, sonra yaşlıların, sonra bahçelerin ihtiyacı karşılanacak.”
Köylüler kabul etmiş. Ertesi gün herkes elindeki tohumu komşusuyla paylaşmış; fırıncı ekmek, çömlekçiler su testileri, bahçıvan da filizler dağıtmış. Çömlekli’nin toprağı yeniden yeşermiş.
O günden sonra gökyüzünde ne zaman bakır renkli bir bulut görünse, köylüler sofralarını büyütür, kapılarını açık tutarmış. Keloğlan ise annesinin yanında oturup sessizce çorba karıştırırmış. Çünkü en büyük sihrin, insanları birbirine yaklaştıran küçük iyiliklerde saklı olduğunu artık herkes bilirmiş.




