Ay Işığında Yolunu Bulan Mercan Taşı

Dağların arasına saklanmış Ilgınova’da herkes toprağın dilini bilirdi. Çiftçiler yağmurdan önce havanın kokusunu, çocuklar da hangi ağacın gölgesinde en tatlı kirazın yetiştiğini anlardı. Köyün en eski geleneği ise her bahar yapılan Bereket Günü’ydü. O gün, meydandaki taş çeşmenin üzerine kırmızı benekli bir taş konur, taş parladığında tarlaların bereketleneceğine inanılırdı.
Fakat o yıl taş ortadan kayboldu. Çeşme akmaya devam ediyor, kuşlar dallarda ötüyor, güneş her zamanki gibi doğuyordu; yine de köylülerin içi huzursuzdu. Muhtar, taşın bulunması için çevredeki tepeleri arattı. Kimse bir iz bulamadı. On iki yaşındaki Narin ise çeşmenin başında sessizce bekledi. Çünkü büyükannesi ona, “Bazı kayıp şeyler gözle değil, dikkatle bulunur,” demişti.
Narin, çeşmenin taş duvarında incecik bir çizgi fark etti. Çizgi, ay biçiminde kıvrılıyor ve yerdeki eski değirmene doğru uzanıyordu. Yanına yalnızca küçük bir heybe, bir parça çörek ve dedesinden kalma tahta düdüğü aldı. Annesi onu uğurlarken, “Karşına çıkan her canlıya iyilik et, ama doğru bildiğinden de kolayca vazgeçme,” diye seslendi.
Değirmenin yanında kanadı incinmiş bir saksağan buldu. Kuş, parlak bir düğmeyi gagasında tutuyor, fakat uçamıyordu. Narin çöreğinden bir parça verdi, kanadını temiz bir bezle sardı. Saksağan da düğmeyi onun avucuna bıraktı. Düğmenin arkasında, çeşmedeki çizgiye benzeyen ay işareti vardı. Kuş, üç kez öttükten sonra çalılıkların arasındaki dar patikaya kondu. Narin, bunun bir teşekkür olduğunu anlayıp onu izledi.
Patika, yamaçta yaşayan yaşlı Çömlekçi Saye’nin kulübesine ulaştı. Saye, fırının önünde kırılmış testileri onarıyordu. Narin ona düğmeyi gösterince yaşlı kadın başını salladı. “Bu işaret, eski bir emanetin izidir,” dedi. “Mercan Taşı’nı yıllar önce köyü koruyan su perileri değil, köylülerin ortak emeği saklamıştı. Taş yalnızca kendisi için isteyen kişiye görünmez. Onu bulacak kişi, başkasının yükünü de taşımalıdır.”
Narin, Saye’nin ağır su küplerini çeşmeye kadar götürdü. Sonra kadın ona, ay ışığının vurduğu kuru dere yatağını gösterdi. Orada üç yol ayrılıyordu. Birinci yol kolaydı ama dikenlerle kapanmıştı. İkinci yol genişti fakat çevresinde susuz kalmış fidanlar vardı. Üçüncü yol taşlı ve yorucuydu. Narin, fidanları görüp ikinci yolu seçti. Heybesindeki suyu köklerine paylaştırdı. Fidanların yaprakları hafifçe kıpırdadı ve yolun sonundaki kayayı işaret etti.
Kayanın ardında küçük bir mağara vardı. İçeride ne altın ne de mücevher bulunuyordu; yalnızca karanlıkta sönükçe duran yuvarlak bir taş vardı. Narin onu eline aldığında taş parlamadı. Tam o sırada saksağan, Saye ve yoldan geçen birkaç köylü mağaranın önünde belirdi. Her biri Narin’in yaptığı iyilikleri anlatmaya başladı. Saye su küplerini, saksağan ise düğmeyi hatırlattı. Narin, taşın ışığının kendisinden değil, paylaşılmış iyiliklerden doğduğunu anladı.
Taşı köye götürdüklerinde meydandaki çeşme birdenbire daha gür akmaya başladı. Mercan Taşı, suyun üzerine konur konmaz pembe bir ışık saçtı. Fakat Narin, herkesin yalnızca taşı seyretmesine izin vermedi. “Bereket, onu saklamakla değil, çoğaltmakla büyür,” dedi. Köylüler o günden sonra her bahar bir fidan dikti, ihtiyaç sahipleri için ortak bir ambar kurdu ve yaralı hayvanlara bakmak üzere küçük bir barınak yaptı.
Yıllar geçse de Ilgınova’da Bereket Günü unutulmadı. Mercan Taşı hâlâ çeşmenin üzerinde durdu, fakat en parlak ışığı, köylüler birbirine yardım ettiğinde yayıldı. Narin ise çocuklara şu sırrı anlattı: İyilik, saklanan bir hazine değil; elden ele geçtikçe ışığı artan bir emanettir.




