Yedi Yankılı Dağın Türküsü

Bir zamanlar, denizden uzak ama gökyüzüne çok yakın bir vadide, taş evleri sarı çiçeklerle çevrili Ilgıntepe köyü varmış. Köyün arkasında yükselen dağa herkes Yedi Yankılı Dağ dermiş. Çünkü dağın doruğunda söylenen her güzel söz, yedi ayrı ezgiye dönüşerek vadinin dört yanına yayılırmış. Bu ezgiler sayesinde ekinler neşeyle büyür, çeşmeler kurumaz, insanlar zor günlerde birbirlerine umut verirmiş.
Ne var ki bir ilkbahar sabahı dağ susmuş. Çobanların türküleri kayalara çarpıp geri dönmemiş, çocukların kahkahaları vadide asılı kalmış. Önce kimse aldırmamış. Fakat günler geçtikçe rüzgâr ağırlaşmış, değirmenin kanatları yavaşlamış, köyün ortasındaki yaşlı dut ağacı bile yapraklarını kıpırdatamaz olmuş.
Ilgıntepe’nin on iki yaşındaki Narin’i, büyükannesinden dağın sırrını dinleyerek büyümüştü. Büyükannesi ona, “Yedi Yankılı Dağ, en yüksek sesle bağıranı değil, en içten dinleyeni duyar,” derdi. Narin, köylüler birbirini suçlarken bu sözleri hatırladı. Kırık bir su testisini onardı, azığını küçük bir heybenin içine koydu ve sabahın ilk ışıklarıyla dağın yolunu tuttu.
Yolun başında Narin’e üç kişi katıldı: El emeğiyle yaptığı tahta düdükleri taşıyan marangoz çırağı Baran, bitkileri tanıyan sessiz çocuk Lale ve köyün en yaşlı katırı Kınalı. Her biri farklı bir şey getiriyordu. Baran, ormanda bulduğu içi boş bir dalı; Lale, susuz kalmış çiçekler için su dolu küçük bir kabı; Narin ise köyden topladığı insanların dileklerini getirmişti.
İlk yamaçta, yolları gösteren taşların yer değiştirdiğini gördüler. Baran düdüğünü çaldı, fakat ses hangi yöne gideceklerini söylemedi. Lale gözlerini kapatıp toprağın serinliğini dinledi. Bir kayanın altında incecik akan suyu fark etti. Suyun izini takip edince doğru patikaya ulaştılar. Böylece yolun, yalnızca gözlerle değil, dikkatle de bulunabileceğini öğrendiler.
Daha yukarıda, rüzgârın savurduğu yüzlerce kuru yaprak önlerini kapattı. Kınalı ürküp geri dönmek istedi. Narin onu zorlamadı; heybesinden bir avuç arpa çıkarıp katırın önüne koydu. Baran dallardan küçük bir süpürge yaptı, Lale de çevredeki genç fidanları kırılmasın diye bağladı. Hep birlikte çalışınca yapraklar dağıldı. Patikanın ortasında, üzerinde yedi çizgi bulunan yuvarlak bir kaya ortaya çıktı.
Kayanın yanındaki yazıda şöyle diyordu: “Dağın sesini arayan, kendi sesini değil, yanındakilerin sesini çoğaltsın.” Narin, köyden getirdiği dilekleri tek tek okudu. Bir çiftçi yağmur, bir nine sağlıklı günler, bir çocuk kaybolan köpeğinin dönmesini diliyordu. Baran, bu dileklerin hiçbirinin tek bir kişiye ait olmadığını fark etti. Hepsi, birlikte yaşamanın küçük ama değerli umutlarıydı.
Dorukta, kayanın içine oyulmuş büyük bir çanak buldular. Çanak bomboştu. Narin, “Belki de buraya bağırmamız gerekmiyor,” dedi. Dördü yan yana oturdu. Lale, susuz çiçeklerin güzelliğini anlattı. Baran, ilk yaptığı düdüğün neden kötü öttüğünü ve yeniden denemekten nasıl korkmadığını söyledi. Narin, köyde insanların birbirini dinlemesini istediğini dile getirdi. Kınalı da uzun, yumuşak bir anırışla onlara eşlik etti.
O anda çanağın içinden ince bir titreşim yükseldi. Önce tek bir nota duyuldu, ardından ikinci, üçüncü ve diğerleri… Dağın yedi yankısı, çocukların sözlerini alıp vadinin her yanına taşıdı. Fakat yankılar yalnızca sesleri değil, niyetleri de büyütüyordu. Narin’in paylaşma isteği, Baran’ın cesareti, Lale’nin dikkati ve Kınalı’nın sabrı, parlak bir ezgiye dönüştü.
Ilgıntepe’ye döndüklerinde köylüler meydanda toplanmıştı. Herkes sustu ve birbirini dinlemeye başladı. Bir çiftçi değirmenciden özür diledi, değirmenci de kuruyan kanalı birlikte temizlemeyi önerdi. Çocuklar, yaşlıların anlattığı eski türküleri öğrendi. O gece dut ağacı yeniden yapraklandı; ertesi sabah çeşmeden berrak su aktı.
Yedi Yankılı Dağ bir daha hiç susmadı. Yıllar sonra Narin köyün bilge anlatıcısı olduğunda çocuklara şu öğüdü verirdi: “Büyük destanlar, tek bir kahramanın gür sesiyle değil, birbirini duyan insanların ortak türküsüyle yazılır.” Ilgıntepe’de herkes bu sözü hatırlar, en küçük iyiliği bile birlikte büyütürmüş.




