Kum Saati Ormanında Büyüyen Şarkı

Uzak ülkelerin birinde, rüzgârın yapraklara gizli notalar öğrettiği bir orman vardı. Bu ormana Kum Saati Ormanı denirdi; çünkü ağaçların gövdelerinde altın renkli kumlarla dolu küçük saatler bulunurdu. Kumlar yukarıdan aşağıya aktıkça günün sesleri değişirdi. Sabahları kuşlar neşeli türküler söyler, öğle vakti dereler gülümser gibi şırıldar, akşamlarıysa dallar birbirine yumuşak ninniler anlatırdı.
Ormanın kıyısındaki değirmende Ekin adında meraklı bir çocuk yaşardı. Ekin, çevresindeki her sesi dikkatle dinlerdi. Bir taşın yuvarlanışını, arının kanat çırpışını, hatta uyuyan kedilerin rüyalarında çıkardığı minicik mırıltıları bile birbirinden ayırt edebilirdi. Fakat bir sabah ormanda tuhaf bir sessizlik başladı. Kuşlar gagalarını açıyor ama ses çıkaramıyor, dere akıyor ama şarkı söylemiyor, yapraklar sallanıyor ama hışırdamıyordu.
Ekin, sessizliğin kaynağını bulmak için ormanın en yaşlı sakini olan Bilge Kaplumbağa Tarçın’ın yanına gitti. Tarçın, yosunlarla kaplı bir kayanın üzerinde dinleniyordu. Ekin durumu anlatınca kaplumbağa gözlerini ağır ağır açtı.
“Kum Saati Ormanı’nın bütün seslerini bir arada tutan Kumru Çeşmesi susmuş,” dedi. “Çeşmenin kalbinde, yalnızca içtenlikle söylenen bir şarkıyla parlayan küçük bir inci vardır. İnci kararırsa sesler de saklanır. Onu yeniden parlatmak için üç şey gerekir: paylaşılmış bir sevinç, karşılık beklemeden yapılan bir iyilik ve sabırla dinlenmiş bir sessizlik.”
Ekin hemen yola çıktı. Önce dikenlerin arasında kanadı incinmiş bir uğur böceği gördü. Onu yapraklardan yapılmış küçük bir sedyeyle güvenli bir çiçeğe taşıdı. Uğur böceği iyileşince uçup gitti; Ekin ise bunu kimseye anlatmadan yürümeye devam etti. Bir süre sonra, reçine damlalarının altında sıkışmış iki sincap yavrusuna rastladı. Çantasındaki ılık suyla reçineyi yumuşattı ve yavruları annelerine kavuşturdu.
Az ileride, kuru bir kütüğün üstünde oturan yaşlı bir kirpi gördü. Kirpinin önünde tek bir böğürtlen vardı. Ekin böğürtleni ikiye bölüp yarısını kirpiye uzattı. Kirpi gülümsedi. O anda ormanda ilk kez çok hafif bir çıtırtı duyuldu. Bir dal, sevincini paylaşmanın sesini hatırlamıştı. Çıtırtı, ağaçların arasında dolaşarak kayboldu.
Güneş batmaya yaklaşırken Ekin, Kumru Çeşmesi’ne ulaştı. Çeşmenin taş oluğunda tek bir damla bile su yoktu. Ortadaki inci kapkaraydı. Ekin, Tarçın’ın sözlerini düşünerek gözlerini kapattı ve sessizliği dinlemeye başladı. Önce hiçbir şey duymadı. Sonra toprağın altında ilerleyen köklerin fısıltısını, uzakta kanat çırpan bir gece kelebeğini ve kendi kalbinin düzenli vuruşlarını fark etti.
Birden çeşmenin taşlarında ince bir ışık belirdi. Ekin, bütün gün yaptığı iyilikleri hatırladı; fakat onları övmek için değil, ormanın yeniden sesine kavuşmasını istediği için yaptığını anladı. İçinden gelen sade bir ezgiyi mırıldanmaya başladı. Şarkısı kusursuz değildi. Bazen sesi inceliyor, bazen nefesi yetmiyordu. Yine de içtenlikle devam etti.
İnci önce gümüş gibi parladı, sonra içinden altın renkli bir ışık yayıldı. Çeşme birdenbire suyla dolmadı; önce tek bir damla düştü. O damlanın sesi, ormandaki bütün canlılara ulaştı. Kuşlar yeniden öttü, dere neşeyle aktı, yapraklar uzun zamandır unuttukları hışırtıyı buldu. Kum saatlerindeki altın kumlar da ışıldayarak eski düzenine döndü.
Ekin köyüne döndüğünde herkes onu alkışlamak istedi. O ise yalnızca, “Bazen en büyük şarkı, önce sessizce dinlemeyi öğrenince duyulur,” dedi. O günden sonra ormanda her çocuk, iyilik yaparken karşılığını düşünmemeyi ve başkasının sesine kulak vermeyi öğrendi. Bu yüzden anlatılan masal örnekleri arasında, Kum Saati Ormanı’nın şarkısı her zaman sabrın ve paylaşmanın masalı olarak hatırlandı.




