La Fontaine Masalları

Boş Taçlı Çayırın Gerçek Hükümdarı

Güneş, Yonca Ovası’nın üzerine altın renkli ışıklarını serperken saksağan Pırıltı, çalılıkların arasında parlayan bir şey gördü. Merakla eğildi ve gagasıyla onu çimenlerin arasından çıkardı. Bu, ince dallardan örülmüş, üstüne renkli taşlar dizilmiş görkemli bir taçtı. Taç o kadar parlaktı ki Pırıltı, kendi kanatlarının bile daha güzel göründüğünü sandı.

O günlerde Yonca Ovası’nda herkesin aklında aynı soru vardı: Çayırın başına kim geçecekti? Yaşlı öküz Armut, artık uzun toplantılara katılmak istemiyor; tavşanlar ise karar vermek için birbirleriyle yarışıyordu. Pırıltı, tacı başına takıp yüksekçe bir kütüğün üzerine kondu.

“Aradığınız hükümdar bulundu!” diye seslendi. “Bu taç beni seçti. Bundan sonra bütün kararları ben vereceğim.”

Çayırdaki hayvanlar şaşkınlıkla ona baktı. Pırıltı, tacın taşlarını güneşe doğru çeviriyor ve her sözünün sonunda başını gururla kaldırıyordu. Sümüklüböcek Duru, “Ne kadar görkemli!” dedi. Serçe Köpük, “Böyle güzel bir taç takan biri mutlaka çok akıllıdır,” diye ekledi.

Yalnızca küçük tarla faresi Çıtır sessiz kaldı. Tacın iç kısmındaki düğümlere dikkatle bakıyor, dalların taze kesildiğini fark ediyordu. Fakat hemen itiraz etmedi. Bazen bir gerçeği anlatmanın en iyi yolu, onu acele etmeden gözlemlemekti.

Pırıltı ilk kararını verdi: Her hayvan, ona yiyeceğinin en güzel parçasını getirecekti. “Hükümdarın güçlü kalması gerekir,” dedi. “Güçlü kalmam için de en iyi yemişler, en tatlı tohumlar ve en sulu meyveler bana ayrılmalı.”

Hayvanlar bir süre bu isteğe uydu. Tavşanlar havuçlarının körpe uçlarını, sincaplar fındıklarının iri olanlarını, arılar ise çiçeklerden topladıkları balın bir damlasını getirdi. Pırıltı her hediyeyi kabul ediyor, sonra da daha fazlasını istiyordu. Buna karşılık çayırdaki kurumuş su yolunun temizlenmesi, yuvaların onarılması ve ortak ambarın düzenlenmesi gibi işleri sürekli erteliyordu.

Bir sabah şiddetli yağmur yağdı. Yamaçtan süzülen su, çayırın ortasındaki kanala doldu. Fakat kanal yapraklarla tıkalı olduğu için su, hayvanların yuvalarına doğru akmaya başladı. Herkes yardım için seslendi.

“Pırıltı, ne yapacağız?” diye sordular.

Saksağan, tacını düşürmekten korkarak kütüğün üzerinden inmedi. “Ben karar verdim,” dedi. “Su birazdan durulur. Hem bu iş, sıradan hayvanların yapacağı bir iş.”

Çıtır, Duru ve birkaç tavşan hemen kanala koştular. Çıtır ince dalları ayıkladı, Duru çamurları kenara itti, tavşanlar da büyük yaprakları taşıdı. Bir süre sonra serçeler ve sincaplar da onlara katıldı. Hayvanlar birlikte çalışınca suyun yönü değişti ve yuvalar kurtuldu.

O sırada Pırıltı’nın tacı, yağmurun ağırlaştırdığı kanatlardan kayıp çamurun içine düştü. Taş sandığı süslerin aslında renkli cam parçaları, altın sandığı çerçevenin ise kuru söğüt dalları olduğu ortaya çıktı. Çıtır tacı kaldırıp Pırıltı’ya uzattı.

“Taç seni kötü yapmadı,” dedi. “Ama onu taşımanın seni herkesten üstün kıldığına inandın. Oysa gerçek bir önder, en yüksek yerde duran değil, gerektiğinde herkesle birlikte çalışan kişidir.”

Pırıltı başını eğdi. İlk kez tacın ağırlığını değil, davranışlarının ağırlığını hissetti. Hayvanlardan özür diledi ve tacı çayırın ortasındaki ortak ağaca astı. Böylece taç, kimsenin üstünlük işareti olmayacak; yalnızca hayvanların birlikte aldığı kararların simgesi olacaktı.

O günden sonra Yonca Ovası’nda işler farklı yürüdü. Her hafta başka bir hayvan toplantıyı yönetiyor, herkes fikrini söylüyor ve alınan kararlar hep birlikte uygulanıyordu. Pırıltı da güzel sesini gösteriş için değil, tehlikeleri haber vermek ve hayvanları yardıma çağırmak için kullanıyordu.

Çıtır’ın aklında ise şu söz kaldı: Parlak görünen her şey değerli değildir; asıl değer, başkalarının iyiliği için kullanılan emekte saklıdır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu