Anadolu Masalları

Kırk Renkli Keçenin Sırrı

Kapadokya’nın bal rengi kayalarının arasında, sabahları güvercin sesleriyle uyanan küçük bir köy vardı. Köyün adı Gökçeören’di. Evlerin duvarlarında mavi çömlekler, damlarında kuruyan biberler, avlularında da mis kokulu kekikler bulunurdu. Köyde yaşayan on yaşındaki Duru, büyükannesinden öğrendiği nakışlarla küçük eşyaları güzelleştirmeyi çok severdi. Bir gün, sandığın dibinde eski bir keçe buldu. Keçenin üzerinde kırk ayrı renkte desen vardı; fakat renklerin hepsi solmuş, bazı iplikler de sökülmüştü.

Duru keçeyi büyükannesi Saniye Hanım’a götürdü. Yaşlı kadın, kumaşı avuçlarının arasına alıp uzun uzun baktı. Sonra, “Bu sıradan bir keçe değil,” dedi. “Yıllar önce köyümüzün her evinden bir iplikle dokunmuş. Üzerindeki renkler, insanların güzel dileklerini saklarmış. Fakat keçenin yeniden canlanması için her rengin gönülden verilen bir iyilikle uyanması gerekir.”

Duru hemen işe koyulmak istedi. Saniye Hanım ona küçük bir iğne, yün iplikler ve yol azığı verdi. “İyiliği aramaya çıkabilirsin,” dedi. “Ama unutma, gerçek iyilik karşılık beklemez. Sen bir renk ararken başka birinin gününü güzelleştirirsen keçe de bunu anlayacaktır.”

İlk olarak köyün çeşmesine gitti. Çeşmenin başında, su testilerini taşımakta zorlanan değirmenci Rıza Amca’yı gördü. Duru, kendi testisini yere bırakıp onun iki testisini evine kadar taşıdı. Rıza Amca teşekkür etmek isteyince Duru gülümsedi. O anda keçedeki soluk kahverengi desen, kestane gibi sıcak bir renge dönüştü.

Ertesi gün Duru, pazara giderken yolda kanadı incinmiş bir kırlangıç gördü. Onu mendiline sarıp köyün bilge ebesi Şefika Teyze’ye götürdü. Şefika Teyze kuşun kanadını sardı, Duru da birkaç gün boyunca ona su ve buğday verdi. Kırlangıç uçabildiği sabah gökyüzünde üç kez döndü. Keçenin üzerinde bu kez gök mavisi bir çizgi belirdi.

Fakat bazı renkler kolay uyanmıyordu. Duru ne kadar uğraşsa da mor desen olduğu gibi kalıyordu. O gün köyde herkes, yaşlı çömlekçi Haydar Usta’nın fırınının çatladığını konuşuyordu. Çömlekleri pişiremeyen Haydar Usta, kış için hazırladığı kapları tamamlayamayacaktı. Duru, arkadaşlarını çağırdı. Kimi taş taşıdı, kimi çamur yoğurdu, kimi de ustaya öğle yemeği götürdü. Akşama kadar fırının çatısı onarıldı.

Haydar Usta, Duru’ya küçük bir çömlek uzattı. “Bunu senin için yaptım,” dedi. “İçine ne koyarsan koy, paylaşmayı hatırlatsın.” Tam o sırada mor desen bir menekşe gibi parladı. Duru, keçenin yalnızca kendi yaptıklarını değil, insanların birlikte gerçekleştirdiği iyilikleri de gördüğünü anladı.

Günler boyunca köyde küçük güzellikler çoğaldı. Fırıncı, ekmeği olmayanlara sıcak çörek ayırdı. Çocuklar, yaşlıların odunlarını taşıdı. Çobanlar, kaybolan kuzuları bulup sahiplerine götürdü. Her iyilikle keçenin renkleri canlandı. Ancak ortasında, güneş sarısı olması gereken büyük bir boşluk kaldı.

Duru bu boşluğu doldurmak için ne yapacağını düşünürken, köyün dışındaki kuru pınarı hatırladı. Bir zamanlar bütün köylüler o pınardan su içer, fakat son yıllarda yol taşlarla kapanınca herkes kendi kuyusuna yönelmişti. Duru, pınarın başına gidip taşları tek başına kaldırmaya başladı. Bir süre sonra onu gören çocuklar, ardından büyükler yardıma geldi. Gün batımında su yolu açıldı ve pınardan incecik, berrak bir akış duyuldu.

O anda keçe, altın sarısı bir ışıkla parladı. Kırk renk birbirine karışmadan, yan yana uyum içinde durdu. Saniye Hanım, keçeyi köy meydanındaki eski sedire serdi. O günden sonra köylüler her bahar pınarın başında buluşup ihtiyaç sahipleri için erzak, tohum ve sıcak giysi hazırladılar.

Duru ise çömlekçi Haydar Usta’nın verdiği kabı meydanın ortasına koydu. Herkes içine küçük bir iyilik notu bıraktı. Yıllar geçse de köyde kimse o kabı boş görmedi. Anadolu masalları arasında anlatılan bu öykü, Gökçeören’de şu sözle hatırlanırdı: Bir renk tek başına güzeldir, ama bütün renkler iyilikle yan yana gelince dünya ışıldar.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu