Bulutların Altındaki Mavi Merdiven

Uçsuz bucaksız ovaların kıyısında, çatısı kırmızı kiremitlerle örtülü küçük bir ev vardı. Bu evde Mina adında, merak etmeyi çok seven bir çocuk yaşardı. Mina’nın en sevdiği şey, sabahları pencerenin önüne oturup gökyüzünü izlemekti. Bulutların şekillerini sayar, kuşların hangi yöne uçtuğunu tahmin ederdi. Fakat bir gün, gökyüzünde daha önce hiç görmediği bir şey belirdi: Bulutların arasından yere kadar uzanan mavi bir merdiven.
Merdiven, güneş ışığı değdikçe hafifçe parlıyor, her basamağından küçük gümüş çan sesleri yükseliyordu. Mina önce şaşırdı, sonra ayakkabılarını giyip dışarı çıktı. Tam ilk basamağa ayağını koyacakken, evin önündeki yaşlı dut ağacından ince bir ses duydu.
“Nereye gidiyorsun, Mina?”
Ses, dut ağacının kovuğunda yaşayan minik baykuş Lora’ya aitti.
“Bulutların üstünde ne olduğunu öğrenmeye,” dedi Mina. “Belki gökyüzünün bir sırrı vardır.”
Lora kanatlarını çırptı. “Sırların bazıları tek başına değil, birlikte öğrenilir.”
Bu söz hoşuna giden Mina, Lora’yı da yanına aldı. İkisi mavi merdivenin basamaklarını yavaşça tırmandılar. Aşağıda evler küçüldü, tarlalar yeşil örtülere benzedi, nehir ise ince bir kurdele gibi kıvrıldı. Son basamağa vardıklarında kendilerini yumuşacık beyaz bulutlardan oluşan geniş bir düzlükte buldular.
Bulutların üzerinde ilginç bir kasaba vardı. Evlerin duvarları sislerden, pencereleri güneş ışığından yapılmıştı. Fakat kasabada kimse konuşmuyor, kimse gülmüyor, hatta kuşlar bile şarkı söylemiyordu. Sessizliğin ortasında, çevresi boş çiçek saksılarıyla dolu yuvarlak bir meydan duruyordu.
Mina, elinde gümüş bir anahtar taşıyan yaşlı bir bulut kadına yaklaştı.
“Burada neden herkes susuyor?” diye sordu.
Bulut kadın iç çekti. “Kasabamızın Neşe Çanı kayboldu. O çan çalmayınca çiçekler açmıyor, kuşlar ötmek istemiyor. Çanı bulmak için üç bulut kapısından geçmek gerekir, ama kapılar yalnızca paylaşılmış bir iyilikle açılır.”
Mina hemen yardım etmek istedi. İlk kapının önünde, rüzgârda savrulan küçük beyaz tüyler vardı. Kapı, Mina’dan güzel bir dilek istedi. Mina kendi dileğini söylemek yerine, kasabadaki herkesin yeniden gülmesini diledi. Kapı usulca açıldı.
İkinci kapının ardında incecik bir bulut köprüsü uzanıyordu. Köprünün başında, geçmeye çekinen minicik bir yağmur damlası bekliyordu. Mina elini uzattı, Lora da kanadıyla damlaya cesaret verdi. Üçü birlikte ilerleyince köprü sağlamlaştı ve kapı açıldı.
Üçüncü kapının önünde ise parlak bir sepet duruyordu. Sepetin içinde yalnızca bir parça sıcak ekmek vardı. Mina çok acıkmıştı; yol boyunca hiçbir şey yememişti. Yine de ekmeği ikiye böldü, yarısını Lora’ya, küçük bir parçasını da yağmur damlasına verdi. Geri kalanını kendisi yedi. O anda sepet ışık saçtı ve kapı ardına kadar açıldı.
Kapının arkasında, gümüş otların arasında Neşe Çanı duruyordu. Ancak çanın ipi, birbirine dolaşmış ince bulut iplikleriyle bağlanmıştı. Mina ipleri çözmeye çalıştı, fakat ne kadar uğraşsa da düğümler açılmadı. Lora dikkatle baktı ve ipliklerin tek bir kişinin gücüyle değil, üç ayrı yürekten gelen sıcaklıkla gevşeyeceğini anladı.
Mina iyiliği düşündü, Lora dostluğu hatırladı, yağmur damlası da cesaretini topladı. Üçü aynı anda çana dokundu. İplikler çözülüp havaya karıştı. Neşe Çanı önce hafifçe, sonra bütün gökyüzünü dolduran berrak bir sesle çaldı.
Bir anda kasabadaki çiçekler açıldı. Pencerelerden altın ışıklar süzüldü, kuşlar uzun zamandır unuttukları şarkıları yeniden hatırladı. Bulut halkı meydana toplanarak Mina, Lora ve küçük yağmur damlası için büyük bir şölen hazırladı. Mina’ya yıldız biçiminde bir düğme, Lora’ya gümüş bir tüy, yağmur damlasına da minicik bir gökkuşağı tacı verdiler.
Ertesi sabah Mina mavi merdivenden evine döndü. Merdiven gökyüzünde eriyip ince bir bulut çizgisine dönüştü. O günden sonra Mina ne zaman bir çocuğun masalları oku diye hevesle kitap açtığını görse, ona gökyüzündeki kasabayı anlattı. Herkes, merakın güzel olduğunu ama gerçek mucizelerin paylaşınca büyüdüğünü öğrendi.




