Üçüncü Zilin Ardında Uyuyan Renkli Pazar

Masallar Diyarı’nın kuzeyinde, çatılarının uçlarında minik çanlar sallanan Dinginlik Kasabası vardı. Kasabadaki her çanın başka bir sesi olurdu. Birisi gülüş gibi çınlar, biri yağmur damlasını andırır, bir diğeri de taze ekmek kokusu kadar sıcak bir ses çıkarırdı. Fakat kasabanın en eski çanı, üç kez çalması gerektiği hâlde yıllardır yalnızca iki kez ses veriyordu.
On iki yaşındaki Ada, bu sırrı çözmeyi çok merak ediyordu. Ada, kasabanın saatçisinde çalışan, küçük eşyaları onarmayı seven bir çocuktu. Kırık tarakları, kopmuş kukla iplerini ve hatta çatlamış müzik kutularını sabırla düzeltirdi. Bir sabah, dükkânın önünü süpürürken eski çan birdenbire çınladı. Önce ince bir ses, ardından derin bir ses duyuldu. Sonra beklenen üçüncü zil yerine, havaya altın renkli bir toz bulutu yayıldı.
Toz bulutunun içinden küçücük, kare biçimli bir kâğıt çıktı. Kâğıtta şu sözler yazıyordu: “Renkli Pazar uyumadan önce onu bul. Anahtar, paylaşmayı bilen bir kalpte saklı.”
Ada, kâğıdın gösterdiği yola koyuldu. Yol, kasabanın dışındaki uzun otların arasından geçiyor, mor taşlarla döşeli bir tepeye çıkıyordu. Tepede ne kapı vardı ne de dükkân. Sadece üç taş basamak ve basamakların yanında duran, burnu düğme gibi yuvarlak bir karga bulunuyordu.
“Pazara gitmek istiyorsan bir şey söylemelisin,” dedi karga. “Ama aklına gelen en güzel şeyi değil, başkasına yarayacak bir şeyi.”
Ada biraz düşündü. Çantasındaki en güzel şeyi, saatçiden aldığı parlak büyüteci çok seviyordu. Onu vermek istemese de karganın gözlerindeki merakı görünce büyüteci uzattı.
“Bunu, kaybettiğin bir şeyi bulmana yardım etsin diye sana veriyorum,” dedi.
Karga büyüteci alınca kanatlarını çırptı. Üç taş basamak ışıldadı ve tepenin ortasında rengârenk bir kapı belirdi. Kapının ardında, gökyüzüne asılmış gibi duran büyük bir pazar vardı. Tezgâhlarda bulut biçimli kurabiyeler, kendi kendine dans eden kurdeleler, kahkaha atan düdükler ve cebine sığacak kadar küçük gökkuşakları satılıyordu. Ancak bütün renkler yavaş yavaş soluyor, satıcıların sesleri de gittikçe kısılıyordu.
Solan Tezgâhların Sırrı
Pazarın yaşlı bekçisi, başında yapraklardan bir taç taşıyan Zümrüt Nine, Ada’nın yanına geldi.
“Renklerimizi kaybetmiyoruz,” dedi. “Onları birbirimize vermeyi unuttuğumuz için renkler uykuya dalıyor. Her satıcı yalnızca kendi tezgâhını koruyor. Oysa bu pazar, paylaşılmayan hiçbir güzelliği uzun süre taşıyamaz.”
Ada, tezgâhları tek tek gezdi. Kurdeleci, kurdelelerini kimsenin dokunmaması için kutulara kapatmıştı. Kurabiyeci, tarifini sakladığı için hamurunu kabartamıyordu. Düdükçü ise en güzel ezgiyi kendine ayırmıştı. Hepsi, ellerindeki güzelliği kaybetmekten korkuyordu.
Ada önce kendi yaptığı şeyi düşündü. Sonra çantasından küçük tamir aletlerini çıkardı ve pazardaki kırık eşyaları onarmaya başladı. Bir kurdelenin kopan ucunu bağladı, bir düdüğün tıkanmış deliğini temizledi, kurabiyecinin çatlayan tahta kaşığını düzeltti. Yaptıkları karşılığında hiçbir şey istemedi.
Bu davranış, pazardaki satıcıların kalplerini yumuşattı. Kurdeleci, mor kurdelelerden bir demet hazırlayıp kurabiyeciye verdi. Kurabiyeci, sıcak kurabiyeleri düdükçüyle paylaştı. Düdükçü de sakladığı ezgiyi herkes için çalmaya başladı. Ezgi yükseldikçe tezgâhlardaki renkler geri dönmeye başladı.
Üçüncü Zilin Sesi
Sonunda pazarın ortasında, daha önce kimsenin fark etmediği küçük bir sandık açıldı. Sandığın içinde Ada’nın verdiği büyüteç parlıyordu. Karga onu geri getirmişti.
“Anahtar senin kalbinde saklıydı,” dedi Zümrüt Nine. “Çünkü paylaşmak, elindekini azaltmaz; başkalarının ışığıyla çoğaltır.”
Ada büyütecini alıp kasabaya döndüğünde eski çan yeniden çaldı. Birinci ses güneş gibi parlaktı, ikinci ses yağmur kadar neşeliydi. Ardından üçüncü zil duyuldu ve bu ses, pazarın bütün renklerini kasabanın gökyüzüne serpti.
O günden sonra Dinginlik Kasabası’nda herkes bir şeyini paylaşmak için haftada bir kez meydanda buluştu. Ada ise saatçi dükkânının kapısına küçük bir tabela astı: “Kırık olan birlikte onarılır.” Renkli Pazar bir daha hiç uyumadı; çünkü orada yaşayanlar, güzelliğin saklandığında değil, elden ele geçtiğinde masala dönüştüğünü öğrenmişti.




