Dünya Masalları

Yedi İklimin Unuttuğu Masal Sesi

Uzak ülkelerin yollarının birbirine bağlandığı Renkli Han’da her akşam başka bir yerden gelen yolcular masallar anlatırdı. Kuzeyli balıkçılar buzların altındaki şarkıları, çöl gezginleri kumların sakladığı yıldızları, ada halkı ise denizin sabrını dile getirirdi. Bu yüzden hanı işletenler, buraya gelen bütün öyküleri büyük bir kitapta toplar ve ona Dünya Masalları Defteri derdi.

Bir sabah on iki yaşındaki Yaman, defterin sayfalarının bembeyaz kaldığını gördü. Dün gece anlatılan masalların ne kelimeleri ne de resimleri yerindeydi. Sanki görünmez biri bütün öyküleri silmişti. Hanın yaşlı kâtibi Sârin, sayfaları dikkatle çevirdi ve iç çekti.

“Masallar yalnızca anlatılmaz,” dedi. “Onları dinleyen, anlayan ve başkasına aktaran bir kalp gerekir. Son zamanlarda insanlar birbirlerinin sözünü kesiyor, kendi öykülerini diğerlerinden üstün tutuyor. Defter de bu yüzden susmuş olabilir.”

Yaman, bu sessizliğin çözümünü bulmak istedi. Sârin ona eski bir kese verdi. Kesenin içinde üç küçük nesne vardı: Hindistan’dan geldiği söylenen fil biçimli bir düğme, Afrika savanlarından taşınmış güneş renkli bir boncuk ve Pasifik adalarından gelen ince bir deniz kabuğu.

“Bunlar üç ayrı halkın armağanı,” dedi Sârin. “Her biri, sahibinin en değerli şeyini anlatır. Masalların sesi geri dönsün istiyorsan, bu armağanların taşıdığı anlamı öğren ve kimsenin sözünü yarıda bırakma.”

Üç Uzak Yoldan Gelen Ders

Yaman önce yağmur ormanlarının kıyısındaki Bambu Köyü’ne gitti. Orada herkes birbirine yardım eder, fakat köyün yaşlı davulcusu Mako günlerdir tek bir ritim bile çalamazdı. Fil biçimli düğmeyi görünce gülümsedi. “Bu, büyükannemin ceketi üzerindeydi,” dedi. “Bana, kocaman bir filin küçük bir kuşu çamurdan kurtardığı masalı hatırlatır.”

Yaman, Mako’dan masalı dinledi. Fil, kuşun küçüklüğünü önemsememiş; kuş da daha sonra filin sırtından dikenleri temizlemişti. İkisi birbirinden farklıydı ama yardıma ihtiyaç duyduklarında ayrılıklarını değil, dostluklarını hatırlamıştı. Mako öyküyü bitirince davuluna hafifçe vurdu. İlk ses, yaprakların arasından gökyüzüne yükseldi ve Yaman’ın kesesine girdi.

Sonra güneşin sabah erken doğduğu Altın Savana’ya ulaştı. Burada Zuri adında genç bir çoban, sürüsünü sulak alana götürmek için her gün aynı yolu kullanıyordu. Fakat yolun başındaki yaşlı akasya, susuzluktan yapraklarını kapatmıştı. Yaman, boncuğu Zuri’ye verdi. Zuri, boncuğun ailesinde kuşaktan kuşağa aktarılan “Güneşi paylaşanlar gölgede serinler” sözünü temsil ettiğini anlattı.

Zuri, kendi suyunun bir bölümünü akasyaya verdi. Ardından köydeki herkes küçük kaplarla geldi. Ağaç yeniden canlanınca dalları geniş bir gölge oluşturdu. Sürüler, çocuklar ve yolcular aynı gölgede dinlendi. İkinci ses, yaprakların fısıltısı olarak keseye doldu.

Yaman’ın son durağı, mercan kayalıklarının çevrelediği Sessiz Ada’ydı. Adanın halkı denizi çok severdi; yine de herkes yalnızca kendi bildiği şarkıyı söylemekte ısrar ediyordu. Deniz kabuğunu yaşlı yelkenci Tavai’ye uzatan Yaman, onun da bir masal anlatmasını istedi. Tavai başını salladı.

“Ben anlatmayacağım,” dedi. “Bugün önce çocukları dinleyeceğiz.”

Çocuklardan biri dalgaların kıyıya neden üç kez vurduğunu, diğeri balıkların ay ışığında nasıl yön bulduğunu anlattı. Tavai onların sözünü kesmedi. Sonra büyükler de kendi anılarını paylaştı. Her ses farklıydı; fakat hepsi denizin ritmine uyuyordu. Üçüncü ses, kabuğun içindeki uğultuya karıştı.

Defterin Yeniden Açılan Sayfaları

Yaman Renkli Han’a döndüğünde üç nesneyi defterin üzerine koydu. Önce davul sesi, sonra yaprakların fısıltısı, en sonunda dalgaların uğultusu duyuldu. Bembeyaz sayfalarda renkler belirdi. Ancak bu kez her masalın altında tek bir kişinin adı yoktu. Farklı ülkelerden insanların birbirini dinleyerek tamamladığı öyküler vardı.

Sârin, Yaman’a yeni bir kalem uzattı. “Şimdi sen de öğrendiğini yaz,” dedi.

Yaman şöyle yazdı: “Dünyanın masalları farklı dillerde konuşur; ama onları yaşatan şey aynıdır: merak etmek, paylaşmak ve karşındaki sesi gerçekten dinlemek.”

O günden sonra Renkli Han’da kimse kendi hikâyesini diğerinden üstün görmedi. Her akşam bir çocuk, bir yolcu ve bir yaşlı birlikte anlatırdı. Defterin sayfaları hiç boş kalmadı; çünkü Yaman, en güzel masalın tek bir ülkede değil, birbirini anlayan kalplerde doğduğunu keşfetmişti.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu