Rüzgârın Sakladığı Tohum

Dağların ardında, sabahları serin çiylerle uyanan küçük bir köy vardı. Bu köyde Sedef adında meraklı ve iyiliksever bir çocuk yaşardı. Sedef, her sabah evlerinin önündeki saksılara su verir, komşularının kapısına bırakılmış ekmek kırıntılarını kuşlarla paylaşırdı.
Bir yaz günü köyün deresi incelip gümüş bir ipliğe dönüştü. Kuyuların suyu azaldı, bahçelerdeki sebzeler boynunu büktü. Köylüler ellerindeki suyu dikkatle kullanmaya başladılar. Sedef de annesinin verdiği küçük bakraçla her gün çeşmeye gidiyor, eve dönerken yaşlıların kapısına birer tas su bırakıyordu.
O sırada köyün üzerinden alışılmadık bir rüzgâr geçti. Rüzgâr, kuru yaprakları döndürüp meydandaki eski çınarın dallarına fısıldadı. Sonra Sedef’in avucuna minicik, yuvarlak ve altın renkli bir tohum bıraktı.
Sedef tohumu dikkatle inceledi. Tohumun üzerinde su damlasına benzeyen mavi bir işaret vardı. Çınarın en yaşlı dalı hafifçe sallandı ve sanki şöyle dedi:
“Onu en güzel toprağa değil, en güzel niyete ek.”
Sedef ne demek istediğini anlayamadı. Tohumu bahçelerine götürdü. Evlerinin önündeki toprak yumuşak ve bereketliydi. Fakat tohumu oraya ekerse köydeki herkes onu göremeyecekti. Bir süre düşündükten sonra meydanın ortasındaki kuru çeşmenin yanına küçük bir çukur açtı.
Tam tohumu toprağa bırakacakken, köyün çocukları koşarak geldi. Her biri tohumu merak ediyor, onu kendi bahçesine ekmek istiyordu. Sedef, “Belki de bu tohum hepimizin umududur,” dedi. “Öyleyse hepimizin yanında büyümeli.”
Çocuklar sırayla toprağı elleriyle örttü. Fakat tohum filizlenmedi. Sedef bakır kaptaki suyuna baktı. Evde kalan su, annesinin akşam yemeği için ayırdığı son suydu. Onu da toprağa dökerse evlerinde susuz kalacaklardı.
Bir an sessizce durdu. Sonra meydanda bekleyen çocuklara döndü. “Hepimiz biraz su getirirsek, kimse susuz kalmaz,” dedi. Çocuklar evlerine koştu. Biri yarım tas, biri birkaç kaşık, bir başkası avucunda taşıdığı yağmur suyunu getirdi. Büyükler de onları görünce sakladıkları küçük su kaplarını meydana taşıdılar.
Herkes elindeki suyu toprağa dökünce mavi işaret parladı. Küçük tohum çatladı ve içinden incecik bir filiz çıktı. Filiz, çocukların gözleri önünde uzadı; gövdesi gümüş, yaprakları yemyeşil bir ağaca dönüştü. Ağacın dallarında meyve yerine saydam su küreleri belirdi.
Köylüler şaşkınlıkla kürelere baktı. Sedef, en yakındaki küreye parmağıyla dokundu. Küre, çeşmenin taş oluğuna süzüldü. Ardından öteki küreler de birer birer açıldı. Çeşmeden berrak su akmaya başladı.
Su, yalnızca çeşmeyi doldurmakla kalmadı. İnce kanallardan bahçelere ulaştı, susamış çiçekleri canlandırdı. Köylüler hemen testilerini doldurdular; fakat Sedef, ağacın köklerinin yanına bir taş levha koydu. Levhada şu sözler yazıyordu:
“Paylaşılan su çoğalır, saklanan iyilik küçülür.”
O günden sonra köyde herkes suyu dikkatle kullandı. Çocuklar her hafta ağacın çevresini temizledi, büyükler de ihtiyaç sahipleri için ortak bir su kabı hazırladı. Ağacın dalları, paylaşım sürdükçe yeni su küreleri verdi.
Bir sabah Sedef çeşmenin başında tek bir tohum daha buldu. Tohumu avucuna aldı ve gülümsedi. Artık ne yapacağını biliyordu. Onu kendi bahçesine götürmedi. Köy yolunun kenarındaki kuru toprağa ekti ve yanına bütün köyü çağırdı.
Çünkü Sedef öğrenmişti: Gerçek sihir, bir şeyi tek başına büyütmekte değil, umudu herkesle birlikte yeşertmekteydi. Bu masalı okuyan çocuklar da iyiliği paylaştığında, görünmeyen tohumların nerede filizleneceğini kim bilebilirdi?




