Kendi Kendine Gülen Taşın Ardındaki Sürpriz

Uzak tepelerin arasında, haritalarda adı bulunmayan Küçük Çıngırak Kasabası vardı. Bu kasabada herkes alışılmadık seslere alışkındı. Sabahları ekmek fırınının bacası ıslık çalar, köprü tahtaları birbirine sır anlatır, çeşmeden akan su bazen şarkının nakaratını mırıldanırdı. Yine de kasabanın en meraklı çocuğu Mina, bütün bu seslerin ardında daha ilginç bir sırrın saklandığına inanırdı.
Mina’nın en yakın arkadaşı, ceplerinde her zaman renkli ipler taşıyan Tovi’ydi. Birlikte eski eşyaları onarır, kaybolan düğmeleri bulur, kimsenin fark etmediği küçük ayrıntıları keşfederlerdi. Bir öğleden sonra, kasabanın kullanılmayan değirmeninin arkasında parlayan yuvarlak bir taş gördüler. Taş, avuç içi kadar küçüktü ve üzerinde birbirine benzeyen üç kıvrım vardı.
Mina taşı eline aldığında taş birdenbire kıkırdadı.
“Duydun mu?” diye sordu Tovi.
Taş yeniden güldü. Bu kez sesi o kadar neşeliydi ki değirmenin kanatları hafifçe titredi.
Mina taşı farklı kişilere gösterdi. Kasabanın bakkalı taşı sıkıca tuttu, fakat taş hiç ses çıkarmadı. Belediye kâtibi ona ciddi ciddi baktı; taş sessiz kaldı. Fırıncı, “Belki de gülmeyi unutmuştur,” dedi ve taşı gıdıklamayı denedi. Taş bu kez küçük bir iç çekişle yetindi.
Sonunda Mina taşı kendi avucuna aldı. Hiçbir şey yapmadan, yalnızca içinden güzel bir anı düşündü. Geçen kış Tovi’nin yaptığı kâğıt kuşun rüzgârla havalanıp bir kedinin başına konmasını hatırladı. Taş kahkahaya boğuldu. Üstelik bu kahkaha, kasabadaki bütün sesleri bir anlığına birleştirdi: çeşme şarkı söyledi, köprü tahtaları tempo tuttu, fırın bacası ince bir melodi üfledi.
Taşın Tuhaf Kuralı
İki arkadaş, taşın yalnızca neşeli bir düşünceyle ve paylaşılmak istenen bir iyilikle güldüğünü anladı. Birisi onu sahiplenmeye çalıştığında taş ağırlaşıyor, güzel bir düşünceyi başkasına anlatmak istediğinde ise hafifliyordu. Mina bu sırrı kasaba halkına açıkladı. Fakat herkes taşın neden kendileriyle gülmediğini merak etti.
O günlerde kasabanın eski kukla tiyatrosu sessizce duruyordu. Tiyatronun sahibi Narin Nine, yıllardır gösteri yapmıyordu. Çünkü çocukken hazırladığı kuklaları oynatırken kullandığı özel düdüğü kaybetmişti. Düdük olmadan kuklaların dans edemeyeceğine inanmış, sonunda perdesini kapatmıştı.
Mina taşı Narin Nine’ye götürdü. Nine taşı tuttuğunda taş ağırlaştı. Mina, “Düdüğünüzü bulamasanız bile kuklalarınızı yeniden oynatmayı deneyebilirsiniz,” dedi. Tovi de renkli ipleriyle kuklaların eski kollarını onardı. Narin Nine önce çekinerek gülümsedi, sonra çocukluğunda yaptığı komik bir kukla dansını anlattı. Taş, tiyatronun çatısını titreten bir kahkaha attı.
Kahkahanın ardından duvarın içinden ince bir tıkırtı geldi. Narin Nine şaşkınlıkla eski sahnenin arkasındaki tahta kutuyu açtı. Kayıp düdük, kutunun içinde değil, kutunun altına sıkışmış küçük bir çekmecedeydi. Meğer yıllar önce bir kuklanın ipi çekmeceyi kapatmış, düdüğü de görünmez kılmıştı.
Unutulan Neşe Yeniden Sahne Alıyor
O akşam kasaba meydanında büyük bir gösteri düzenlendi. Narin Nine kuklalarını oynattı, Tovi sahne iplerini yönetti, Mina ise taşın yanında oturup izleyicilerin gülümsemesini bekledi. Düdük çaldığında kuklalar öyle neşeli bir dansa başladı ki herkes kendi saklı yeteneğini hatırladı. Bakkal tef çalmayı, fırıncı şiir okumayı, belediye kâtibi de komik taklitler yapmayı denedi.
Gösterinin sonunda taş, meydanın ortasında havaya yükseldi ve üç kıvrımı altın ışıkla parladı. Sonra bir kahkaha daha attı. Bu kez taşın sesi yalnızca Mina’dan değil, bütün kasabadan geliyordu.
Mina taşı değirmenin yanındaki yerine bıraktı. Çünkü onun gerçek sırrını öğrenmişti: Bazı hazineler bulunmak için değil, insanların içindeki unutulmuş neşeyi birbirine hatırlatmak için ortaya çıkardı. O günden sonra Küçük Çıngırak’ta her hafta bir sürpriz gösteri yapıldı. Taş ise yalnızca kalpten gelen iyiliklere, kendine özgü neşeli kahkahasıyla karşılık verdi.




