Gökyüzü Merdivenlerinin Ardındaki Mavi Saat

Uçurumların arasına kurulmuş küçük Karaağaç köyünde, herkesin merak ettiği bir yer vardı: Bulutlara kadar uzandığı söylenen taş merdivenler. Merdivenler, yalnızca gün doğmadan hemen önce, gökyüzü lavanta rengine büründüğünde görünürdü.
On iki yaşındaki Defne, köyün en iyi harita çizen çocuğuydu. Yanından ayırmadığı küçük pusulası kuzeyi değil, bazen insanların unuttuğu güzel şeyleri gösterirdi. En yakın arkadaşı Tarçın ise cebinde kuru üzüm, ip, bir tahta düdük ve ne işe yaradığı bilinmeyen üç parlak düğme taşıyan neşeli bir keçiydi.
Bir sabah köyün saat kulesi çalmadı. Güneş yükselmiş, kuşlar ötmüş, fırıncı ekmeklerini pişirmişti ama kuledeki büyük saat altıda durmuştu. O anda bütün köyde tuhaflıklar başladı. Çeşmeden akan su havada asılı kaldı, değirmencinin dönen kanatları sessizce dondu, hatta muhtarın söylediği cümlenin son kelimesi bir türlü tamamlanmadı.
Defne, meydanın ortasında parlayan mavi bir kıvılcım gördü. Kıvılcım, taşların üzerinde ince bir ok şekline dönüştü ve görünmez merdivenlerin başladığı tepeyi gösterdi.
“Belki de zamanın anahtarı oradadır,” dedi Defne.
Tarçın boynundaki küçük çanı salladı. Çın! Çanın sesi, havada donmuş su damlalarını titretti.
İki arkadaş, köyün yaşlı saatçisi Numan Usta’dan izin alıp tepeye tırmandı. Numan Usta onlara mavi camdan yapılmış bir kum saati verdi. “Bu kumlar akmayı bırakırsa,” dedi, “geri dönme vakti gelmiştir. Gökyüzü yolları cesur olanları sınar ama acele edenleri şaşırtır.”
Bulutların Üzerindeki Yol
Gün doğarken taş merdivenler gerçekten de belirdi. Basamaklar bulutların arasına yükseliyor, her adımda başka bir renge dönüşüyordu. İlk basamak gümüş, ikincisi yeşil, üçüncüsü ise gökyüzü mavisiydi.
Yukarı çıktıklarında bir rüzgâr kapısı önlerine dikildi. Kapının üzerinde şu sözler yazılıydı: “Beni açmak için en ağır şeyi bırak.”
Defne çantasını düşündü. İçinde haritaları, ipi ve yiyecekleri vardı. Tarçın da ceplerindeki düğmelere baktı. Sonra ikisi birden yere oturup biraz dinlenmeye karar verdi. Rüzgâr, onların acele etmediğini görünce yumuşadı ve kapı kendiliğinden açıldı. En ağır şeyin eşya değil, telaş olduğunu anlamışlardı.
Kapının ardında, gökyüzünde asılı duran bir vadi vardı. Ağaçların yaprakları saat biçimindeydi. Mor kayaların arasından akan nehir, su yerine ince ışık taşıyordu. Vadinin ortasında kocaman mavi bir saat duruyordu. Saatin akrep ve yelkovanı, birbirine ulaşmaya çalışıyor ama aralarındaki boşlukta dönüp duruyordu.
Saate yaklaştıklarında, gümüş tüylü küçük bir bulut kuşu kondu önlerine. Kuşun kanadında çatlak bir tüy vardı.
“Saatin kalbi, vadinin öte yanındaki yankı mağarasına düştü,” diye cıvıldadı. “Onu almak için üç sesin uyumunu bulmanız gerek: suyun sesi, taşın sesi ve sessizliğin sesi.”
Üç Sesin Sırrı
Defne ile Tarçın önce ışık nehrinin kıyısına gitti. Nehir şarkı söylemiyor, yalnızca parlıyordu. Tarçın tahta düdüğünü suya yaklaştırdı ama düdükten tek bir ses çıkmadı. Defne, suyu dinlemek için gözlerini kapattı. Bir süre sonra ışıkların kıyıya çarparken çıkardığı minicik titreşimi fark etti. Bu sesi, mavi kum saatinin içine biriktirdi.
Sonra çınlayan kayaların arasından geçtiler. Tarçın parlak düğmelerinden birini kayaya dokundurdu. Kaya, derin ve sıcak bir sesle karşılık verdi. İkinci sesi de bulmuşlardı.
Yankı mağarasına girdiklerinde ise her adımları çoğalarak geri dönüyordu. Defne konuşmak üzereyken Tarçın onun önüne geçti ve çanını susturdu. İkisi de kıpırdamadan bekledi. Mağara, ilk kez hiçbir ses çıkarmadı. O sessizliğin içinde mavi kum taneleri parlamaya başladı.
Üç ses birleşince mağaranın tavanında bir kapı açıldı. İçinden düşen mavi saat kalbi, Defne’nin avuçlarına kondu. Ancak geri dönüş yolunda merdivenlerin ilk basamakları kaybolmuştu. Bulut kuşu korkuyla kanat çırptı.
Tarçın, cebindeki son iki düğmeyi birbirine bağladı. Defne ipi uzattı, kuş da çatlak tüyünü ipin ucuna doladı. Hep birlikte küçük bir köprü kurdular. Bu köprü, kaybolan basamakların yerine geçmedi; fakat herkesi güvenle bulutların öte yanına taşıdı.
Mavi kalp yerine yerleştirilince saat yeniden çalıştı. Köyde havada duran su damlaları şıpır şıpır yere düştü, değirmen döndü, muhtar cümlesini tamamladı. Karaağaç halkı iki yolcuyu meydanda alkışlarla karşıladı.
Numan Usta, Defne’nin pusulasına baktı. İbre bu kez kuzeyi gösteriyordu.
“Demek macera bitmiş,” dedi Tarçın.
Defne gülümsedi. “Hayır,” dedi. “Sadece bir sonraki yönünü bulmuş.”
O günden sonra gökyüzü merdivenleri her sabah görünmedi. Ama köyde biri telaşını bırakıp dikkatle dinlediğinde, uzaktan mavi bir saatin umut veren sesi duyuldu.




