Klasik Masallar

Ay Işığını Dokuyan Terzi Kız

Uzak dağların ardında, evlerin çatılarının gök mavisi, yolların taşlarının altın sarısı olduğu Parıltı Krallığı varmış. Bu ülkede her renk, insanların güzel bir davranışından doğarmış. Bir çocuk arkadaşına yardım edince yeşil bir yaprak parlar, biri içtenlikle teşekkür edince gökyüzünde pembe bir bulut belirirmiş.

Krallığın en küçük sokağında, büyükannesiyle yaşayan İnciya adında bir terzi kızı varmış. İnciya, iğnesini öyle ustalıkla kullanırmış ki sökülen bir cep, yırtılan bir perde, hatta eski bir oyuncak ayının kulağı bile onun ellerinde yeniden güzelleşirmiş. Yine de gönlünde daha büyük bir dilek taşıyormuş: İnsanların kalplerindeki iyiliği görünür kılacak bir kumaş dokumak.

Bir sabah krallık tuhaf bir sessizliğe uyanmış. Çiçeklerin renkleri solmuş, gökkuşağı griye dönmüş, çocukların uçurduğu uçurtmalar bile renksiz kalmış. Kral, sarayın en yüksek balkonundan halka seslenmiş:

“Renklerimizi geri getirene, saray hazinesindeki en değerli mücevheri vereceğim!”

Ertesi gün saraya birçok kişi gelmiş. Kimi parlak boyalar, kimi nadir taşlar, kimi de uzak ülkelerden getirdiği renkli tüyler sunmuş. Fakat ne boyalar işe yaramış ne de taşlar. Renkler, sanki görünmez bir kapının arkasına saklanmış.

İnciya’nın büyükannesi, eski sandığın dibinden incecik gümüş bir makara çıkarmış. “Bu iplik, yalnızca ay ışığının suya yansıdığı gecelerde görünür,” demiş. “Ama onunla kumaş dokumak için üç şey gerekir: karşılık beklemeden yapılan bir iyilik, doğruyu söyleme cesareti ve paylaşmayı bilen bir kalp.”

İnciya o gece yola koyulmuş. Önce, yağmurdan ıslanmış kanatlarıyla yerde duran bir kelebek bulmuş. Kelebeği yapraklardan küçük bir sığınağa yerleştirmiş. Bunun karşılığında hiçbir şey beklememiş. Tam o anda gümüş makara, ay ışığı gibi parlamış ve ipliğin ilk teli ortaya çıkmış.

Daha sonra ormanın kıyısında, kırılmış arabasının başında ağlayan bir tüccara rastlamış. Tüccar, arabasının tekerleğini kendisinin kırdığını saklıyor, suçu yoldaki taşlara atıyormuş. İnciya onu azarlamak yerine gerçeği söylemeye cesaretlendirmiş. Tüccar da başını eğip hatasını kabul etmiş. O anda ipliğin ikinci teli belirmiş.

Sonunda İnciya, saray kapısına varmış. Kralın danışmanı Vezir Tufan, insanların renklerini geri getirecek sırrı kendisinin bulduğunu söyleyerek İnciya’nın makarasını almak istemiş. “Bunu bana ver, seni sarayın baş terzisi yapayım,” demiş.

İnciya bir an düşünmüş. Sarayda yaşamak elbette güzel olurmuş. Fakat büyükannesinin sözlerini hatırlamış: “Paylaşmayı bilen bir kalp.” Makaranın ipliğini yalnızca kendisi için kullanırsa renklerin dönmeyeceğini anlamış. Bu yüzden makaranın ucunu bütün halka uzatmış. Herkes kendi elindeki güzel duyguyu anlatmış: Bir fırıncı aç komşusuna ekmek vermiş, bir çocuk kardeşinin oyuncağını paylaşmış, yaşlı bir bahçıvan kuruyan ağacı günlerce sulamış.

İnciya, bu sözlerden oluşan ipliklerle gece boyunca büyük bir kumaş dokumuş. Kumaşın üzerinde iyiliğin yeşili, cesaretin kırmızısı, paylaşmanın sarısı ve sevginin mavisi parlamış. Sabah olduğunda kumaşı sarayın kulesine asmış.

Güneş ilk ışığını kumaşa değdirir değdirmez bütün krallık renklerine kavuşmuş. Çatılar yeniden gök mavisi, yollar altın sarısı, çiçekler binbir renk olmuş. Kral, vadettiği mücevheri İnciya’ya uzatmış; İnciya ise mücevherin içindeki ışığı herkese yetecek küçük taşlara böldürmüş.

O günden sonra Parıltı Krallığı’nda her yıl Renk Bayramı kutlanmış. İnsanlar yeni giysiler almak yerine birbirleri için iyilikler yapmış. İnciya sarayın baş terzisi olmuş, fakat en güzel kumaşlarını hâlâ ihtiyaç duyanlara dikmiş. Çünkü krallıkta herkes şunu öğrenmiş: En parlak renk, iyilikle aydınlanan bir kalpten doğarmış.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu