Kül Rengi Kanatların Altındaki Çan

Bulutların pamuk gibi sıralandığı Uçurtmatepe Vadisi’nde, her sabah gökyüzünden tatlı bir çan sesi duyulurdu. Bu ses, vadideki çiçekleri açtırır, dereleri şarkı söyletir, çocukların uçurtmalarına renk verirdi. Fakat bir gün çan sustu. Güneş doğdu, kuşlar öttü, rüzgâr esti; yine de vadinin üzerinde alışılmış o neşeli tını duyulmadı.
Vadinin en meraklı çocuğu Liva, sesin neden kaybolduğunu öğrenmeye karar verdi. Büyükannesinin verdiği mor pelerinini omuzlarına aldı, cebine üç ballı çörek koydu ve tepenin ardındaki Sisli Sırtlar’a doğru yola çıktı. Orada, kayaların arasında parlayan küçük pullar buldu. Pullar, ay ışığı gibi gümüş değil, şömine külü gibi yumuşak bir renkteydi.
Biraz ileride, yuvarlak bir kayanın arkasından hafif bir hapşırık duyuldu.
“Çok yaşa!” dedi Liva.
Kayanın ardından başını çıkaran ejderha, utangaçça gülümsedi. Kanatları kül rengindeydi; burnundan çıkan duman ise incecik halkalar oluşturuyordu.
“Ben Tutuş,” dedi. “Aslında ateş üflemem gerekir ama ne zaman denesem yalnızca ılık köpük çıkarıyorum. Çanın susmasının sebebi de benim olabilir.”
Liva şaşırdı. “Bir çan nasıl olur da ejderhanın köpüğünden susar?”
Tutuş, kuyruğuyla kayanın altını gösterdi. Orada, dalların arasına sıkışmış kocaman bir gökyüzü çanı duruyordu. Çanın ipi kopmuş, tokmağı da içindeki köpük bulutunun arasında kaybolmuştu.
“Dün uçmayı denerken kanadım ipe takıldı,” diye anlattı Tutuş. “Çanı kurtarmak istedim ama köpüklerim her yeri kapladı. Sonra utanıp buraya saklandım.”
Liva, çanın çevresine baktı. Köpükler pamuk kadar hafifti ama birbirlerine öyle sıkı tutunmuşlardı ki çanın tokmağı görünmüyordu. Üstelik kayanın üstünde eski bir yazı vardı: “Sesini bulmak isteyen, önce birlikte dinlemeyi öğrenir.”
“Demek çanı tek başımıza çıkaramayacağız,” dedi Liva.
Önce Tutuş’un köpükleri üfleyerek dağıtmasını denediler. Fakat köpükler dağılmak yerine havaya yükselip ikisinin başına şapka gibi kondu. Sonra Liva dalları çekti, Tutuş kuyruğuyla itti. Kayanın altından yalnızca birkaç meşe palamudu çıktı.
İkisi de yorulup sessizce oturdu. Tam o sırada Liva, çok uzaktan gelen ince bir tıkırtı duydu. Tutuş da başını yana eğdi. Tıkırtı, rüzgârın çimenlere dokunuşuyla aynı ritimdeydi.
“Yazı bize ne yapacağımızı söylüyor,” dedi Liva. “Önce dinlemeliyiz.”
Gözlerini kapattılar. Rüzgârı, derenin şırıltısını, kayanın içindeki küçük çatırdamaları dinlediler. Bir süre sonra Tutuş, köpüklerin hangi yönde titreştiğini fark etti. Köpük bulutu, çanın tokmağının bulunduğu yere doğru usulca sallanıyordu.
Liva, mor pelerininin ucunu ince bir ip gibi burdu. Tutuş, köpükleri ılık nefesiyle yavaşça yana itti. Liva da pelerinin ucunu tokmağa uzatıp onu çekti. Tokmak yerinden çıkınca çan önce minicik bir ses verdi. Ardından vadinin üzerine berrak ve sıcak bir tını yayıldı.
Çiçekler birer birer açıldı. Deredeki su, taşlara çarparken şarkıya dönüştü. Uçurtmatepe’nin çocukları sevinçle tepeye koştu. Tutuş ise heyecandan bir kez daha hapşırdı; bu kez köpük yerine altın renkli, sıcacık kıvılcımlar çıktı. Kıvılcımlar havada dönerek yıldız biçimine büründü.
“Demek ateşin yok değilmiş,” dedi Liva. “Sadece onu bulmak için doğru zamanı bekliyormuşsun.”
Tutuş, vadinin çocuklarına her gün gökyüzü çanını çaldırmaya yardım etti. Liva da onun uçuş çalıştırıcısı oldu. Tutuş ilk uçuşunda biraz sağa, biraz sola savruldu ama kimse gülmedi; herkes alkışlayarak ona cesaret verdi.
O günden sonra Uçurtmatepe’nde çan sesi yalnızca sabahları değil, biri kendine inanmayı öğrendiğinde de duyuldu. Liva ile Tutuş, vadide neşenin hazır bulunmadığını, bazen onu birlikte dinleyerek ve birlikte kurarak yeniden yaratmak gerektiğini hiç unutmadı.



