Yedi Sıçrayışta Açılan Renkli Yol

Çınarların gölgeleriyle çiçeklerin ışığının yan yana durduğu geniş bir vadide Nohut adında meraklı bir tavşan yaşardı. Nohut, diğer tavşanlar gibi havuç toplamayı ve öğle uykusunu severdi ama onu en çok heyecanlandıran şey, ormanda kimsenin fark etmediği küçük değişiklikleri bulmaktı. Bir yaprağın yönü değişse, bir taşın üstünde yeni bir çizgi belirse ya da rüzgâr her zamankinden farklı esse hemen kulaklarını dikerdi.
Bir sabah Nohut, yuvasının önündeki yoncaların üzerinde parlak bir iz gördü. İz, sanki biri yere renkli un serpiştirmiş gibi, kırmızıdan mora doğru uzanıyordu. Tam o sırada gökyüzünden minicik, yuvarlak bir bulut süzüldü. Bulutun altından üç damla ışık düştü ve renkli izin üzerine kondu.
“Bu bulut nereye gidiyor?” diye düşündü Nohut. Havuç sepetini sırtına aldı, patikaya çıktı ve bulutu izlemeye başladı. Birinci sıçrayışta yosunların üzerinden geçti. İkinci sıçrayışta dereyi aştı. Üçüncü sıçrayışta, daha önce hiç görmediği mor yapraklı bir çalının arkasına saklandı. Bulut, çalının ardında bekliyor, sanki onu çağırıyordu.
Nohut ilerledikçe renkli izler çoğaldı. Kimi bir kayanın çevresinde halka çiziyor, kimi ağaç köklerinin arasından ince bir yol açıyordu. Yolun sonunda, kanatları bakır renginde parlayan bir uğur böceğiyle karşılaştı. Uğur böceğinin adı Tıkır’dı. Tıkır, vadideki renklerin her gün biraz daha solduğunu söyledi.
“Renkler neden kayboluyor?” diye sordu Nohut.
Tıkır, gökyüzündeki küçük bulutu gösterdi. “Bu, Renk Taşı’nı koruyan sabah bulutu. Taşın bulunduğu tepeye giden yol kapanınca bulut ne yağmur bırakabiliyor ne de ışık taşıyabiliyor. Eğer yol açılmazsa çiçekler birbirine benzeyecek, kelebekler hangi yaprağa konacaklarını şaşıracak.”
Nohut hemen yola koyulmak istedi. Fakat tepeye giden yol, birbirinden ayrılan yedi patikaya bölünmüştü. Her patikanın başında farklı renkte bir taş duruyordu. Tıkır, doğru yolu bulmanın tek yolunun acele etmeden çevreyi dinlemek olduğunu söyledi. Nohut önce kırmızı taşa yaklaştı. Taşın yanındaki çimenler hızlı hızlı sallanıyordu. Orada güçlü rüzgâr vardı, bu yüzden o patikayı seçmedi.
Sarı taşın önünde arılar vızıldıyor, mavi taşın çevresinde su damlaları parlıyordu. Nohut her birini dikkatle inceledi. Yeşil taşın arkasında ise toprağın altında hafif bir tıkırtı duydu. Tavşan kulaklarını yere dayadı. Tıkırtı, sanki bir şey yardım istiyormuş gibi düzenli aralıklarla sürüyordu.
Nohut patikaya girdi. Bir süre sonra karşısına ince dallardan yapılmış bir kapı çıktı. Kapının arkasında Renk Taşı duruyordu ama önüne devrilmiş kuru dallar yığılmıştı. Tavşan dalları tek başına kaldırmaya çalıştı. Birini itti, ikincisini yuvarladı, üçüncüsünü dişleriyle çekti. Yine de yol açılmadı. Tam yorulup dinlenmeye hazırlanırken Tıkır arkadaşlarını çağırdı. Arılar, sincaplar ve iki kirpi kısa sürede geldiler.
Herkes kendi gücü kadar yardım etti. Sincaplar dalları üst üste taşıdı, kirpiler küçük taşları kenara itti, arılar da tepeden düşen kuru yaprakları uzaklaştırdı. Nohut ise en ağır dalın altına omzunu dayayıp bütün gücüyle itti. Sonunda kapı gıcırdayarak açıldı. Renk Taşı, sabah güneşi gibi parladı. Küçük bulut taşın üzerinden yükseldi ve vadinin üzerine renk renk ışıklar serpti.
O günden sonra çiçekler yeniden canlandı, kelebekler neşeyle uçtu ve dere, suyun içinde parlayan renkli halkalar taşıdı. Vadidekiler Nohut’a büyük bir havuç tacı hazırlamak istedi. Nohut tacı başına taktı ama ödülün kendisi olmadığını söyledi.
“En güzel yol, birlikte açtığımız yoldur,” dedi.
O günden sonra vadide bir şey değiştiğinde herkes önce Nohut’u çağırdı. Nohut da her sabah yedi sıçrayışlık küçük bir keşfe çıktı. Çünkü bazen kocaman bir değişiklik, yerde parlayan minicik bir izden başlardı.



