Gökyüzüne Çizilen Nar Çiçeği

Yüksek kayalıkların ardında, sabahları bulutların nar çiçeği rengine boyandığı bir vadi vardı. Bu vadide yaşayan küçük ejderha Orun’un pulları bakır gibi parlar, kanatlarının uçlarında minicik yıldız benekleri ışıldardı. Orun’un en büyük dileği, büyük ejderhalar gibi gökyüzüne renkli alevler çizebilmekti.
Ne var ki Orun ateş püskürtmeyi denediğinde ağzından yalnızca ılık, pofuduk dumanlar çıkıyordu. Dumanlar havada yuvarlanıp komik şekillere bürünüyor, sonra da pamuk gibi dağılıyordu. Bazı yavru ejderhalar buna gülse de Orun dumanlarını seviyordu. Çünkü dumanları bazen kalp, bazen çiçek, bazen de kocaman bir salyangoz biçimine giriyordu.
Bir sabah vadide tuhaf bir şey oldu. Güneş yükseldiği hâlde gökyüzü renksiz kaldı. Mavi, sarı ve turuncu ışıklar sanki görünmez bir sepete konup uzaklara taşınmıştı. Çiçekler başlarını kaldıramıyor, kuşlar hangi yöne uçacaklarını şaşırıyordu. Vadinin yaşlı bilgesi, yuvarlak gözlü baykuş Badem, herkesi taş köprünün yanında topladı.
“Renkler, Yankı Tepesi’nin ardındaki Sessiz Bulut’a saklanmış,” dedi Badem. “Onları geri getirmek için üç şey gerek: doğru yolu gösteren bir ses, paylaşmayı bilen bir kalp ve hiç beklenmeyen bir ateş.”
Ejderhaların en güçlüsü olan Koral, kocaman alevler çıkarıp tepeye gitmek istedi. Fakat ne kadar üflerse üflesin, alevleri renkleri bulmaya yetmedi. Başka ejderhalar da parlak pullarını, hızlı kanatlarını ve güçlü kuyruklarını denedi. Sessiz Bulut yerinden kıpırdamadı.
Orun, dumanlarının işe yaramayacağını düşünerek geride durdu. Tam o sırada vadinin en küçük çocuğu Loya, yanına geldi. Loya’nın elinde delikli bir tahta düdük vardı.
“Belki doğru ses, en yüksek ses değildir,” dedi. “Senin dumanların da belki işe yaramaz değildir.”
Orun’un yüreğinde minicik bir sıcaklık belirdi. Loya düdüğünü çaldı. İnce ses, kayalıklar arasında dolaşıp üç kez yankılandı. Badem, sesin izini takip etmelerini söyledi. Böylece Orun, Loya ve Badem, taş köprüden geçip Yankı Tepesi’ne doğru yola çıktılar.
Yol boyunca karşılarına renkli taşlar çıktı. Kırmızı taş üzüntüyle titreşiyor, yeşil taş fısıltıyla şarkı söylüyor, mor taş ise kimsenin onu fark etmediğini söylüyordu. Loya her taşa biraz zaman ayırdı. Orun da dumanlarından küçük şekiller yaparak taşların duygularını neşelendirdi. Mor taşın üzerine bir kelebek çizince taş gülümseyerek parladı.
Tepenin ardında Sessiz Bulut’u buldular. Bulut, gökyüzünde asılı duran kocaman, gri bir yastığa benziyordu. İçinden renkler görünüyordu ama bulut onları sıkıca saklıyordu.
“Renkleri neden gizliyorsun?” diye sordu Orun.
Sessiz Bulut alçak bir sesle cevap verdi: “Herkes renkleri kendisi için istiyor. Kırmızıyı taçlarına, maviyi kanatlarına, sarıyı hazinelerine katmak istiyor. Ben ise renklerin birlikte parlamasını diliyorum.”
Orun ne diyeceğini bilemedi. Sonra cebinden vadide bulduğu mor taşı çıkardı. Taşın ışığını bulutun önüne bıraktı. Loya düdüğünü çaldı; Badem kanatlarını ritme uydurdu. Orun ise ilk kez güçlü bir alev çıkarmaya çalışmadı. İçindeki sıcaklığı yavaşça dışarı verdi.
Bu kez ağzından turuncu ateş değil, altın renkli bir duman çıktı. Duman önce ince bir çizgi oldu, sonra kocaman bir nar çiçeğine dönüştü. Çiçeğin her yaprağından kırmızı, mavi, yeşil ve sarı ışıklar yayıldı. Sessiz Bulut şaşkınlıkla açıldı. Sakladığı renkler gökyüzüne yükselip birbirine karıştı.
Vadinin üzerine rengârenk bir gökkuşağı yayıldı. Çiçekler başlarını kaldırdı, kuşlar yeniden şarkı söylemeye başladı. Ejderhalar da Orun’un etrafında toplandı. Koral, onun dumanlarını hayranlıkla izledi.
“Senin ateşin yakmıyor,” dedi. “Bir araya getiriyor.”
O günden sonra vadide her yıl Renkleri Paylaşma Şenliği düzenlendi. Ejderhalar farklı alevlerini, çocuklar melodilerini, taşlar parıltılarını getirdi. Orun ise gökyüzüne her defasında başka bir şekil çizdi. Çünkü herkes sonunda anlamıştı: Bazen en özel güç, başkalarından farklı olmaktan değil, farklılıkları güzelleştirecek şekilde birleştirmekten doğar.




