Deniz Kızı Masalları

Mercan Saatinin Durduğu Gece

İnci kıyılarından çok uzakta, suyun renk değiştirdiği bir koyun altında Mercan Saatleri Sarayı bulunurdu. Bu sarayda yaşayan deniz kızı Lina’nın saçları, akıntıya göre mavi, mor ya da bal rengine dönüşürdü. Lina, sarayın en yüksek kubbesinde duran büyük mercan saatini her sabah siler, saatten yayılan yumuşak tıkırtıyı dinlerdi. Çünkü o tıkırtı sürdükçe denizdeki canlılar ne zaman yüzüp ne zaman dinleneceklerini bilirdi.

Bir sabah Lina gözlerini açtığında deniz alışılmadık kadar sessizdi. Renkli yengeçler yuvalarından çıkmamış, denizatı sürüleri aynı yerde asılı kalmış, yosun ormanındaki yapraklar bile kıpırdamıyordu. Mercan saati durmuştu. Üstelik ortasındaki yuvarlak ışık kaybolmuştu. Sarayın yaşlı kütüphanecisi, gözlük niyetine kullandığı iki saydam deniz kabuğunu düzelterek, “Bu ışık, denizin neşesinden doğar,” dedi. “Onu bulmak için yalnızca güçlü bir yüzücü olmak yetmez; başkalarının sesini de duyabilmek gerekir.”

Lina, minik denizatı Pofuduk’u yanına alıp yola çıktı. İlk olarak Fısıltılı Hendek’e uğradılar. Burada su, taşların arasından geçerken ince sesler çıkarırdı. Ancak o gün hendek susmuştu. Lina, taşları yerinden oynatmak yerine gözlerini kapatıp bekledi. Bir süre sonra en küçük çakılın altında kalan deniz kabuğundan cılız bir ses yükseldi: “Beni kimse duymuyor.” Lina kabuğu yosunların arasından çıkarınca hendek yeniden fısıldamaya başladı. Kabuğun içinden minicik, sarı bir ışık süzüldü.

İkinci durak, Uyuklayan Vatozlar Bahçesi’ydi. Vatozlar, geniş kanatlarını çiçek gibi açmış, derin bir uykuya dalmıştı. Bahçenin bekçisi, mor benekli Vatoz Mırmır, rüzgâr çanlarının sustuğunu ve bu yüzden rüyalarının yolunu bulamadığını söyledi. Lina, kendi saçlarından bir tutamı nazikçe suyun içinde döndürdü. Saçları bal rengine dönünce çevreye sıcak bir parıltı yayıldı. Vatozların kanatları hafifçe kımıldadı ve çanlar, uzaklardan gelen bir melodi gibi çınladı. İkinci ışık da Lina’nın avucunda belirdi.

Üçüncü ışığın nerede olduğunu Pofuduk fark etti. Bir grup gümüş balık, dar bir su geçidinin önünde dönüp duruyordu. Geçit, kabarcıklarla örülü görünmez bir duvarla kapanmıştı. Balıkların her biri başka yöne yüzmek istiyor, bu yüzden hiçbiri ilerleyemiyordu. Lina, “Önce en küçük balığın fikrini dinleyelim,” dedi. Sürüdeki minik balık, geçidin yukarısında ince bir açıklık gördüğünü söyledi. Herkes onun peşinden gidince duvar dağıldı. Açıklıktan üçüncü ışık süzüldü; ışık, minik balığın yüzgeçlerine bir yıldız gibi kondu.

Üç ışığı bir araya getiren Lina, saraya dönerken denizin ortasında kocaman bir gölge fark etti. Gölge, üzgün bir bulut balığı olan Duru’ya aitti. Duru, uzun zamandır kendi ışığını kaybettiğini ve bu nedenle diğerlerinden saklandığını anlattı. Lina ona sarılmadı; çünkü Duru’nun pulları dokunulunca gıdıklanıyordu. Bunun yerine yanında sessizce yüzdü ve “Işığın görünmese de sesin hâlâ burada,” dedi. Duru önce bir nota, sonra neşeli bir şarkı çıkardı. Şarkının içinden dördüncü ve en parlak ışık doğdu.

Lina dört ışığı mercan saatinin yuvasına yerleştirdi. Saat hemen çalışmadı. Sarayın bütün canlıları çevresinde toplandı. Lina, Fısıltılı Hendek’in küçük sesini, vatozların çanlarını, gümüş balıkların cesur fikrini ve Duru’nun şarkısını hatırladı. Sonra hepsini tek bir ezgide birleştirdi. Pofuduk kuyruğuyla ritim tuttu, yengeçler kıskaçlarını şıkırdattı, vatozlar kanatlarını açtı. Mercan saatinden önce yumuşak bir parıltı, ardından berrak bir tıkırtı yayıldı.

Deniz yeniden hareketlendi. Yosunlar dans etti, balıklar yollarını buldu, sarayın kubbesi gökkuşağı renklerine büründü. O günden sonra Lina, saati tek başına temizlemedi. Her canlı, kendi sesini ve ışığını paylaşmak için sırayla saraya geldi. Deniz kızı masalları arasında anlatılan bu öyküde Lina’nın öğrendiği en değerli şey şuydu: Bazen kaybolan bir ışığı bulmanın yolu, karanlıkta daha hızlı yüzmek değil, sessiz kalanları sabırla dinlemektir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu