Ejderha Masalları

Fısıltı Tepesindeki Bakır Kanat

Yüksek dağların ardında, sabahları bulutların çimenlere selam verdiği küçük Pırılpınar kasabası vardı. Kasabanın en ilginç sakini, gökyüzünde süzülen ejderhalar değil, kimseyle konuşmayan minik bir ejderhaydı. Ona Kıvılcım derlerdi. Pulları bakır renginde parlar, kanatlarının uçları güneş doğarken altın gibi ışıldardı. Fakat Kıvılcım ne zaman bir şey söylemek istese yalnızca minicik bir duman çıkarırdı.

Kasabanın meraklı çocuğu Nare, Kıvılcım’ın bu durumuna üzülüyordu. Bir gün onu değirmenin arkasındaki yaşlı söğüdün altında otururken buldu. Ejderha, önündeki üç çakıl taşını sıraya dizmiş, sonra taşların her birine iç çekerek bakıyordu.

“Bana ne anlatmaya çalışıyorsun?” diye sordu Nare.

Kıvılcım ağzını açtı. “Pof!” diye küçük bir duman bulutu çıktı. Bulut havada kıvrılarak bir tepe şekline dönüştü. Tepede de üç yıldız parlıyordu.

Nare, kasabanın yaşlılarından Feri Dede’nin anlattığı bir söylenceyi hatırladı. Fısıltı Tepesi’nin zirvesinde, kendine güvenen herkesin gerçek sesini bulmasına yardım eden bir yankı taşı olduğu söylenirdi. Ancak tepeye giden yol, yalnızca kalbi sabırlı olanlara görünürmüş.

“Oraya gitmek istiyorsun,” dedi Nare. “Sesini bulmana yardım edeceğim.”

Kıvılcım’ın gözleri sevinçle büyüdü. İki arkadaş, yanlarına biraz çörek, bir matara su ve Nare’nin ördüğü sarı bir ip alarak yola çıktı. Patika önce papatya tarlalarının arasından geçti. Sonra ağaçların dalları birbirine yaklaşarak gökyüzünü örttü. Kıvılcım birkaç kez havalanmayı denedi ama kanatları onu ancak bir çuval boyu yükseltti.

Nare, onunla alay etmek yerine ipi bir dala bağladı. “Her uçuş gökyüzüne ulaşmakla başlamaz,” dedi. “Bazen önce yere sağlam basmayı öğreniriz.”

Öğleye doğru karşılarına iki yol çıktı. Biri parlak taşlarla döşenmişti; diğeri ise dikenli çalıların arasında kayboluyordu. Parlak yol çok kolay görünüyordu. Fakat Kıvılcım oraya adım atınca taşlar gıcırdamaya başladı ve yol bir anda geri dönüp onları başlangıç noktasına bıraktı.

Çalıların arasındaki yolda ise küçük bir kaplumbağa sıkışmıştı. Nare dikenleri dikkatle ayırdı, Kıvılcım da ılık nefesiyle sert dalları yumuşattı. Kaplumbağa kurtulunca kabuğundaki mavi çizgiler parladı ve çalıların arasında gizli bir geçit açıldı. Böylece arkadaşlar, sabrın gösterişli yollardan daha değerli olduğunu anladılar.

Akşamüstü Fısıltı Tepesi’ne vardılar. Zirvede, yosunlarla kaplı büyük bir taş duruyordu. Taşın üzerinde üç boş yuva vardı. Nare, yoldan getirdikleri üç çakıl taşını yuvalara yerleştirdi. O anda tepenin içinden ince bir ses yükseldi:

“Kendi sesini bulmak isteyen, önce başkasının sessizliğini dinlemeli.”

Kıvılcım gözlerini kapattı. Nare konuşmadı. Rüzgârı, uzaklardaki dereyi, kanat çırpan kuşları ve kalbinin yavaşça atan sesini dinledi. Sonra derin bir nefes aldı.

Bu kez ağzından duman değil, berrak bir melodi çıktı. Melodi öyle yumuşaktı ki taşların arasındaki yosunlar kıpırdadı, yıldızlar gökyüzünde birer birer parladı. Kıvılcım’ın sesi konuşmaya benzemiyordu; gülüş, şarkı ve teşekkür aynı anda içindeydi.

Nare onu duyunca sarıldı. Kıvılcım da ilk kez kelimeleri düzgünce söyleyebildi: “Yanımda kaldığın için teşekkür ederim.”

İki arkadaş ertesi sabah Pırılpınar’a döndü. Kıvılcım, kasaba meydanında herkes için küçük bir şarkı söyledi. O günden sonra ne zaman biri kendini anlatmakta zorlanırsa, Kıvılcım onu Fısıltı Tepesi’ne götürdü. Çünkü herkesin içinde, doğru zamanda duyulmayı bekleyen özel bir ses olduğunu öğrenmişti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu