Karpuz Çekirdeğinin Verdiği Ders

Akçapınar köyünde yaz mevsimi, karpuzların gölgelerden daha hızlı büyüdüğü günlerle gelirdi. Köyün meydanındaki çeşmenin yanında kurulan pazarda herkes birbirine seslenir, sepetler dolusu meyve alıp evine dönerdi. Fakat o yıl köylüler arasında tuhaf bir alışkanlık başlamıştı. Herkes en büyük karpuzu kendine saklıyor, küçüklerini ise komşusuna layık görüyordu.
Nasreddin Hoca bu durumu fark edince kaşlarını kaldırdı. Bir gün pazara elinde minicik, yuvarlak bir kese ile geldi. Keseyi çeşmenin taşına bıraktı ve yüksek sesle, “Bugün Akçapınar’da çok değerli bir şey satacağım!” dedi.
Meraklanan çocuklar ve büyükler hemen çevresine toplandı. Hoca kesenin ağzını açtı. İçinden yalnızca üç karpuz çekirdeği çıktı.
“Bunlar mı değerli şey?” diye sordu fırıncı Rıza Usta. “Benim susamlarım bile daha kalabalık.”
Hoca gülümsedi. “Bu çekirdeklerin içinde üç kocaman karpuz, altı uzun asma ve sayısız yeni çekirdek saklı. Üstelik doğru yere konulurlarsa bütün köyü serinletebilirler.”
Bu sözleri duyan köylüler çekirdeklere daha dikkatli bakmaya başladı. Hoca, çekirdekleri satmak yerine bir yarışma düzenlediğini açıkladı. Herkes, çekirdeklerden birini alıp köyün en uygun yerine dikilmesi için bir öneri sunacaktı. Fakat bir şartı vardı: Karpuz büyüdüğünde meyvesi yalnızca diken kişiye değil, bütün köye yetecekti.
İlk çekirdeği alan bakkal Şevket, onu dükkânının arkasına dikmek istedi. “Böylece karpuzlarımı yalnızca veresiye defterine adı yazılanlara veririm,” dedi.
İkinci çekirdeği alan değirmenci Nuriye, değirmenin yanındaki kuru toprağı gösterdi. “Su az, gölge yok. Ama belki çekirdek çalışkanlığı görünce kendi kendine büyür,” diye düşündü.
Üçüncü çekirdeği ise köyün çocukları istedi. Onlar, çeşmenin arkasındaki boş alanı seçti. Her sabah bir çocuk su taşıyacak, bir başka çocuk toprağı gevşetecek, bir diğeri de filizin çevresindeki otları temizleyecekti.
Nasreddin Hoca üç yeri de kabul etti. Köylüler, ilk iki çekirdeği zaman zaman hatırladı ama çocukların diktiği çekirdeği her gün ziyaret etti. Aradan haftalar geçti. Bakkalın arkasındaki çekirdek susuzluktan çatladı, değirmenin yanındaki ise otların arasında görünmez oldu. Çeşmenin arkasındaki filizse çocukların ilgisiyle yemyeşil bir asmaya dönüştü.
Bir sabah asmanın altında üç karpuz belirdi. Biri kocaman, biri orta boy, biri de tombul ve yuvarlaktı. Köylüler hemen en büyük karpuza uzandı. Hoca ise elini kaldırıp onları durdurdu.
“Önce karpuzları tartmayalım,” dedi. “Bakalım hangisi en çok kişiyi sevindirecek.”
Çocuklar karpuzları meydanın ortasına taşıdı. En büyük olan kesildiğinde içinden yalnızca birkaç dilim çıktı; çünkü kabuğu çok kalındı. Orta boy karpuz sulu değildi. Tombul karpuz ise ince kabuklu, tatlı ve bol sulu çıktı. Herkese birer dilim, hatta birkaç kişiye ikişer dilim yetti.
Rıza Usta şaşırarak, “Demek en büyük görünen her zaman en yararlı değilmiş,” dedi.
Hoca, “Bazen kabuk büyür, iç küçülür. Bazen de küçük bir iyilik, doğru ellerde kocaman bir sofraya dönüşür,” diye karşılık verdi.
O günden sonra Akçapınar’da köylüler karpuzları yalnızca büyüklüğüne göre seçmedi. Her ev, elindeki tohumların bir bölümünü ortak bahçeye ayırdı. Çocuklar bahçeye “Paylaşma Tarlası” adını verdi. Yaz sonuna gelindiğinde tarlada öyle çok karpuz yetişti ki çeşmenin yanı her akşam şenlik yerine dönüştü.
Nasreddin Hoca ise o üç çekirdeği sakladığı keseyi köyün çocuklarına verdi. “Bunu bir hazine sandığı sanmayın,” dedi. “İçine güzel fikirlerinizi koyun. Çünkü en değerli şey, paylaşılınca çoğalan düşüncedir.”
Çocuklar keseyi doldurmak için her gün yeni bir fikir getirdi. Kimi yaşlılara su taşımayı, kimi sokak hayvanları için kap koymayı, kimi de kimsenin yalnız yemek yememesini önerdi. Akçapınar’da karpuz mevsimi bitse de küçük çekirdeklerin öğrettiği büyük ders uzun süre unutulmadı.
Masalın Verdiği Ders
Nasreddin Hoca hikayeleri, çoğu zaman güldürürken düşündürür. Bu masal da bize gerçek değerin gösterişte değil, emek vermekte ve paylaşmakta saklı olduğunu anlatır.