Sazlıkta Çalan Bakır Pusula

Gümüşsaz Ovası’nda, rüzgârın sazlıklar arasında ince ıslıklar çaldığı bir köy vardı. Bu köyde yaşayan Narin, çevresindeki her şeyi dikkatle gözlemleyen, meraklı ve çalışkan bir çocuktu. Sabahları kümesteki tavuklara yem verir, öğleden sonra komşularının taşıyamadığı sepetleri evlerine götürürdü. Yine de Narin’in en sevdiği iş, eski değirmenin yanındaki sazlıkta dolaşıp doğanın sakladığı küçük sırları bulmaktı.
Bir gün, suyun kıyısında güneş gibi parlayan yuvarlak bir nesne gördü. Çamurun içinden çıkardığında bunun bakırdan yapılmış bir pusula olduğunu anladı. Pusulanın ibresi kuzeyi ya da güneyi göstermiyordu. Ne zaman Narin aklından tutulmamış bir söz geçirse ibre titriyor, pusulanın içinden üç ince çan sesi yükseliyordu.
Narin şaşkınlıkla fısıldadı: “Ben, bu akşam yaşlı Suna Nine’ye odun taşıyacaktım.”
Bakır pusula hemen çınladı. Narin biraz utanarak odunları toplamaya gitti. Suna Nine’nin evine vardığında kadıncağız kapıda bekliyordu. Narin özür dileyip sözünü tuttu. Pusula sustuğunda içi ferahladı. O günden sonra çocuk, bu gizemli eşyanın unutulan sözleri hatırlattığını anladı.
Fakat pusulayı köy meydanında göstermek yerine önce onu sahibine ulaştırmak istedi. Belki de bir gezginin, bir tüccarın ya da uzaklardaki bir ustanın değerli eşyasıydı. Annesi, “Bulduğun şeyi sahiplenmeden önce sahibini aramak, vicdanın gösterdiği yoldur,” dedi. Narin de pusulayı küçük bir bez keseye koyup her gün köyde kime ait olabileceğini sormaya başladı.
O sırada köyde büyük bir hazırlık vardı. Kurak geçen haftaların ardından yağmur yağmış, değirmenin su kanalı taşlarla dolmuştu. Köylüler, hasat başlamadan önce kanalı temizleyip suyu tarlalara ulaştırmak zorundaydı. Köyün yaşlıları görevleri paylaştırdı. Kimi taşları çıkaracak, kimi yemek hazırlayacak, kimi de küçük çocuklara göz kulak olacaktı.
Narin’e de öğle vakti gelenlere su dağıtma görevi verildi. Ancak tam işe başlayacağı sırada, pusulayı incelemek isteyen arkadaşı Rami onu çağırdı. Rami, “Birazcık bakarız, sonra geri döneriz,” dedi. Narin tereddüt etti. Su testilerini doldurması gerektiğini biliyordu. Yine de merakına yenildi ve arkadaşıyla sazlığın kenarına gitti.
Aradan zaman geçti. Döndüklerinde su bekleyen işçilerin susuz kaldığını, bazı taşların da güneş altında daha da ağırlaştığını gördüler. Pusula üç kez çaldı. Narin’in yüzü kızardı. Rami, “Kimse bizi görmedi. Testileri şimdi doldurur, olanı söylemeyiz,” diye fısıldadı.
Narin bir an sessiz kaldı. Gerçeği söylemek kolay değildi; çünkü herkes ona güvenmişti. Sonra elindeki pusulaya baktı ve başını kaldırdı. “Görevimizi geciktirdik. Bu yüzden herkes bekledi. Özür dileriz,” dedi. Rami de arkadaşının arkasına saklanmak yerine hatasını kabul etti.
Köyün değirmencisi onlara kızmak yerine, “Hata yapmak insanlara özgüdür; hatayı saklamak ise yükü büyütür,” dedi. Narin ve Rami kalan işleri hızla tamamladı. Su taşıdılar, taşları yerlerinden kaldırdılar, yorulanlara yardım ettiler. Akşam olduğunda kanal temizlendi ve su, gümüş bir kurdele gibi tarlalara doğru akmaya başladı.
O gece köy meydanında herkes toplandı. Narin bakır pusulayı ortaya koyup nasıl bulduğunu ve gün boyunca neler yaşandığını anlattı. Tam o sırada uzaklardan gelen yaşlı bir gezgin kalabalığa yaklaştı. Pusulayı görünce gözleri parladı. Bunun, sözlerini unutanlara yönlerini hatırlatmak için yaptığı özel bir eşya olduğunu söyledi. Yıllar önce pusulayı sazlıkta düşürmüş, artık onu bulamayacağını sanmıştı.
Gezgin pusulayı alırken Narin’e bir kese uzattı. “Bunu sakla,” dedi. “Pusula benim olabilir, ama bugün onun asıl işini sen yaptın. Dürüstlük, insanın kendi içinde yaktığı küçük bir fenerdir.”
Narin hediyeyi kabul etti, fakat pusulayı tekrar eline almak istemedi. Onu köy meydanındaki büyük çınarın altına astılar. Böylece herkes verdiği sözü hatırlayacak, bir işi aksattığında gerçeği söylemekten çekinmeyecekti. O günden sonra Gümüşsaz Ovası’nda insanlar yalnızca kanalı değil, birbirlerine duydukları güveni de birlikte korudu.