Orman Masalları

Yaprakların Altındaki Işık Kuyusu

Güneş, Çınçın Ormanı’nın üzerine henüz altın renkli ışıklarını serpiştirmeden önce, genç kirpi Misket tuhaf bir sesle uyandı. Bu ses ne baykuşun yumuşak ötüşüne ne de derenin şırıltısına benziyordu. Sanki ormanın derinliklerinde biri, içi boş bir ağaca usulca vuruyordu: tık, tık, tık…

Misket yuvasından çıktı. Çimenlerin üzerinde gümüş çiy damlaları parlıyor, eğrelti otları gece serinliğini saklıyordu. Fakat ormanda bir gariplik vardı. Sabah ışığı her gün önce meşe tepelerine, sonra çam dallarına ve en sonunda yosunlu taşlara ulaşırdı. O günse ağaçların tepeleri karanlıkta kalmıştı. Kuşlar uyanmış, sincaplar dallara çıkmış, ama hiçbir yaprak aydınlanmamıştı.

“Belki ışık yolunu şaşırmıştır,” diye düşündü Misket. Duyduğu tıkırtının peşine düşmeye karar verdi. Toprağın üzerindeki izleri dikkatle inceledi. Üç küçük pençe izi, iki uzun yaprak çizgisi ve yuvarlak bir çam kozalağı izi, derenin kıyısına doğru uzanıyordu.

İlk karşılaştığı kişi, sazlıkların arasında yaşayan su samuru Pırpır oldu. Pırpır, kuyruğuyla suyu kabartarak, “Ben gece boyunca derenin sesini dinledim. Tıkırtı, yaşlı karaağacın tarafından geliyordu,” dedi. “Ama oraya giderken taşların üzerindeki beyaz izlere basma. Onlar, sabah sisi çekilirken bıraktığı izlerdir; yanlış yöne götürebilir.”

Misket teşekkür edip ilerledi. Karaağaca yaklaşınca bir dalda asılı duran alaca baykuş Lora’yı gördü. Lora gözlerini kırpıştırarak ağacın gövdesini dinliyordu. “Ağaçlar bugün birbirleriyle konuşamıyor,” dedi. “Köklerin arasından gelen uğultu kesildi. Ormanın ışığı yalnız gökyüzünden değil, ağaçların birbirine gönderdiği yaşamdan da doğar.”

Bu sözler Misket’in aklına yerleşti. O sırada kuru yaprakların altında minik bir hareket oldu. Toprağın içinden çıkan çalışkan karınca Sedef, sırtında parlak bir tohum taşıyordu. “Bu tohumu ışık kuyusuna götürüyordum,” diye açıkladı. “Fakat kuyunun kapağı yapraklarla kapanmış. Tek başıma kaldıramadım.”

Üç arkadaş, karaağacın geniş kökleri arasındaki çukuru aramaya başladı. Önce Misket, yumuşak toprağın üzerinde küçük izler buldu. Ardından Pırpır, kökün yanında biriken suyu burnuyla kenara itti. Lora ise yukarıdan bakıp yaprakların en sık yığıldığı yeri gösterdi. Hep birlikte çalışınca, altında yuvarlak taşlardan yapılmış eski bir kuyu kapağı ortaya çıktı.

Kapağın üzerinde ormandaki canlıları anlatan işaretler vardı: bir kuş tüyü, bir geyik izi, bir mantar şapkası ve sarmaşık yaprağı. Fakat kapağın ortasında boş bir yuva bulunuyordu. Sedef’in taşıdığı parlak tohum, tam o yuvaya uyuyordu.

Misket tohumu yerleştirdi, ama hiçbir şey olmadı. Pırpır suyu damlattı, yine olmadı. Lora kanatlarını açıp sabah ezgisine benzeyen üç nota söyledi. Karanlığın içinden yalnızca hafif bir hışırtı duyuldu. O zaman Misket, ormanda duyduğu bütün sesleri hatırladı: derenin şırıltısını, yaprakların fısıltısını, ağaçkakanın vuruşlarını ve uzaktan gelen geyik çıngırağını.

“Belki ışık tek bir sesle değil, hepimizin sesiyle uyanır,” dedi.

Üç arkadaş çevredeki canlıları çağırdı. Tavşanlar ayaklarını toprağa hafifçe vurdu, arılar vızıldadı, kurbağalar ritimli biçimde öttü. Uzak dallardan serçeler katıldı. Çamların iğne yaprakları rüzgârla usulca sallandı. Orman, birbirinden farklı ama birbirini tamamlayan kocaman bir şarkıya dönüştü.

Şarkının son notasına ulaşıldığında, kuyunun içinden ince bir ışık yükseldi. Önce Misket’in dikenlerini, sonra Pırpır’ın ıslak bıyıklarını aydınlattı. Işık kökler boyunca ilerleyerek karaağaca, oradan meşelere, çamlara ve bütün ormana yayıldı. Yaprakların damarlarında altın çizgiler belirdi; çiy damlaları küçük aynalar gibi parladı.

Lora gülümseyerek, “Orman kendini tek başına değil, birlikte hatırladı,” dedi.

O günden sonra Çınçın Ormanı’nda her sabah farklı bir sesle başlardı. Misket de yol boyunca gördüğü izleri kimseyi ayırmadan takip etmeyi, ağaçların sessizliğini dinlemeyi ve en küçük yardımın bile büyük bir ışığı uyandırabileceğini öğrendi. Işık kuyusunun çevresine yeni tohumlar dikildi. Her filiz büyüdükçe orman biraz daha aydınlandı; çünkü ormanın en parlak sırrı, paylaşılınca çoğalan yaşamın ta kendisiydi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu