Fantastik Masallar

Uyku Bahçesinin Gündüz Bekçisi

Bulutların üzerinde, yalnızca öğle güneşi yükseldiğinde görünen bir bahçe vardı. Bu bahçede papatya yerine küçük düşler, elma yerine neşeli düşünceler yetişirdi. Bahçenin yaprakları hafifçe sallandığında çocukların aklına güzel fikirler gelir, çiçekleri açtığında geceleri tatlı rüyalar başlardı. Bahçeye Uyku Bahçesi denirdi ve onu gündüzleri İlkim adlı meraklı bir çocuk korurdu.

İlkim’in görevi, düş filizlerini sulamak, gülümseme tomurcuklarını güneşe çevirmek ve akşam olmadan bahçenin bütün renklerini yerli yerine bırakmaktı. Bunu yaparken ona, avuç içi kadar kanatları olan pofuduk bir canlı yardım ederdi. Adı Mırmır’dı. Mırmır ne kuştu ne de kelebek; uçarken hafifçe mırıldanan, yuvarlak kulaklı, gümüş benekli bir bahçe dostuydu.

Bir gün İlkim, bahçeye geldiğinde tuhaf bir sessizlikle karşılaştı. Düş çiçekleri başlarını eğmiş, kahkaha tomurcukları kapanmıştı. Bahçenin ortasındaki büyük saat çiçeği de durmuştu. Oysa bu çiçek her gün üç kez açar ve içinden, bahçeyi uyandıran ince bir melodi yükseltirdi.

“Melodiyi kim susturdu?” diye sordu İlkim.

Mırmır, yaprakların arasından soluk bir tüy çıkardı. “Rüzgârın Ardındaki Oda’ya giden yolu gösteren bir işaret buldum,” dedi. “Belki saat çiçeğinin şarkısı orada saklanıyordur.”

İlkim, cebine bir avuç parıltılı toprak aldı ve Mırmır’la birlikte yola çıktı. Yol, havada asılı duran yuvarlak taşlardan oluşuyordu. Her taşa basıldığında taş, İlkim’in aklından geçen bir sesi çıkarıyordu. İlk taş kahkaha gibi çınladı, ikincisi yağmur gibi şıpırdadı, üçüncüsü ise derin bir iç çekiş duyurdu. İlkim üçüncü taştan ürkse de geri dönmedi. Çünkü bahçedeki düşlerin yeniden canlanması ona bağlıydı.

Taş yolun sonunda, kenarları görünmeyen bir kapı belirdi. Kapının üzerinde şu cümle yazıyordu: “İçeri girmek isteyen, kaybettiği sesi önce kendinde aramalı.” İlkim gözlerini kapattı. Bir süre hiçbir şey duymadı. Sonra çocukken yağmur altında şarkı söylerken çıkardığı küçük, neşeli ezgiyi hatırladı. O ezgiyi uzun zamandır söylemiyordu; büyüdükçe sesinin güzel olmadığını düşünmüştü.

İlkim derin bir nefes aldı ve melodiyi söylemeye başladı. Sesi önce titredi, sonra güçlendi. Mırmır da ona eşlik etti. Kapı, ezginin son notasını duyunca sessizce açıldı. İçeride, renkli ipliklerden örülmüş sayısız ses duruyordu. Kimi ninni, kimi şen kahkaha, kimi de arkadaşına söylenmiş güzel bir söz biçimindeydi. Saat çiçeğinin melodisi ise incecik bir iplik halinde, kenarda unutulmuştu.

İlkim ipliği almak üzereyken onun düğümlendiğini fark etti. Düğümün içinde bahçenin bütün soluk renkleri sıkışıp kalmıştı. İlkim ipliği çekiştirmedi. Sabırla düğümün her halkasını çözerken, bahçede duyduğu sesleri tek tek hatırladı: bir çocuğun ilk kez bisiklete binerken attığı sevinç çığlığını, kardeşine yardım eden birinin teşekkürünü, yağmurdan sonra pencereden bakan bir kedinin mırıltısını… Bu güzel sesleri düşündükçe düğüm gevşedi.

Son halka açıldığında iplik ışık saçtı. İlkim onu dikkatle taşıyıp saat çiçeğinin ortasına yerleştirdi. Çiçek bir anda açıldı ve bahçeye yumuşak bir melodi yayıldı. Düş filizleri doğruldu, kahkaha tomurcukları parladı, solmuş renkler yeniden canlandı. Uzaklarda uyuyan bulutlar bile bu ezgiyle pembe ve turuncu çizgilere büründü.

O günden sonra İlkim, Uyku Bahçesi’nin yalnızca bekçisi değil, seslerin de anlatıcısı oldu. Bahçeye gelen herkese, güzel bir sesin kusursuz olması gerekmediğini söyledi. Bazen en değerli ezgi, cesaret edip yeniden hatırladığımız ezgiydi. Akşam çökerken saat çiçeği son kez açtı; bu kez melodisine İlkim’in sesi, Mırmır’ın mırıltısı ve uzak yıldızların ışıltısı birlikte karıştı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu