Tilki Masalları

Tarçın’ın Sessiz Çanına Konan Sabah

Güneş, Karaağaç Tepesi’nin ardında henüz görünmemişti. Ormanın içindeki küçük evinde yaşayan Tarçın, her sabah duyduğu ince çan sesini bekliyordu. Bu çan, vadideki herkese yeni günün başladığını haber verirdi. Kuşlar kanat çırpar, tavşanlar çimenlere çıkar, sincaplar meşe palamutlarını saymaya koyulurdu.

Fakat o sabah çan susmuştu.

Tarçın kulaklarını dikti. Rüzgâr yaprakları hışırdatıyor, uzakta bir dere şırıldıyor, hatta uykulu bir kurbağa esniyordu. Ama tepedeki eski çandan tek bir ses bile gelmiyordu. Tilki, çanın yanına gidince ipinin sağlam olduğunu gördü. Çanın üzerinde de gümüş renkli küçük bir yazı vardı: “Beni duyabilen, sabahı bulur.”

“Belki de çan bozulmamış, yalnızca duyulmayı bekliyordur,” diye düşündü Tarçın.

Ormanın Sessiz İşaretleri

Önce yaşlı kaplumbağa Mercan’a danıştı. Mercan, ağır ağır başını kaldırıp, “Çanları yalnızca kulaklarınla dinleme. Bazen bir ses, toprağın titreyişinde saklanır,” dedi. Tarçın gözlerini kapatıp patilerini toprağa bastı. Gerçekten de yerin altında minicik bir kıpırtı hissetti; fakat bu kıpırtı çanın yanından değil, tepenin aşağısındaki fundalıktan geliyordu.

Fundalıkta, kanatları gece çiyiyle ıslanmış arı Çakıl’ı buldu. Çakıl, sabah çiçeklerini açtıran vızıltısını çıkaramıyordu. “Benim sesim olmayınca çiçekler de uyanamıyor,” diye mırıldandı. Tarçın, arının kanatlarını ince örümcek ağlarından nazikçe temizledi. Çakıl kanatlarını çırptı, fakat yalnızca yumuşak bir fısıltı duyuldu.

Sonra birlikte dere kıyısına indiler. Sazlıkların arasında yaşayan kurbağa Pofuduk, her sabah söylediği şarkıyı unutmuştu. Ne kadar düşünse de aklına yalnızca üç nota geliyordu: “La, la, la…” Tarçın bu üç notayı dikkatle dinledi. Notalar, vadinin farklı köşelerinden gelen seslerle birbirine uyuyordu.

Bir süre sonra ormanın bütün dostları toplandı. Kirpi Sümbül kuru yaprakları hafifçe sürüklüyor, geyik Yamaç boynuzlarını söğüt dallarına değdiriyor, karatavuk Misket ise alçak bir ezgi mırıldanıyordu. Tarçın, kimsenin sesini bastırmadan hepsini dinledi. Çanın suskunluğu aslında tek bir ses beklemiyordu; birçok küçük sesin birlikte oluşturacağı uyumu arıyordu.

Uyanan Ezgi

Tarçın herkesi geniş bir çemberin içine çağırdı. “Önce Pofuduk üç notasını söylesin,” dedi. Kurbağa, “La, la, la,” diye başladı. Ardından Çakıl’ın kanatları ince bir vızıltıyla ona eşlik etti. Yapraklar ritim tuttu, sazlar sallandı, Misket’in şarkısı gökyüzüne yükseldi. Son olarak Tarçın kuyruğunu yere yavaşça vurdu.

Tepedeki eski çan önce hafifçe titredi. Sonra içinden, sabahın ilk ışığı kadar berrak bir ses yayıldı. Vadideki sis dağıldı. Çiçekler birer birer açıldı, deredeki su parıldadı ve güneş, altın bir çizgi gibi tepelerin üzerinden yükseldi.

O günden sonra çan, tek başına çalmadı. Her sabah ormanın dostları tepeye çıkıp kendi seslerini getirdi. Kimi gün yağmur damlaları ezgiye katıldı, kimi gün rüzgâr uzun bir ıslık çaldı. Tarçın ise herkese şunu hatırlattı: Bir sesi değerli yapan, ne kadar yüksek çıktığı değil, başkalarını dinlerken nasıl güzelleştiğiydi.

Ve vadideki çocuk hayvanlar, sabahları çan sesini beklemek yerine gözlerini açıp çevrelerini dinlemeyi öğrendiler. Çünkü en güzel başlangıçlar, bazen sessiz bir işaretin içinde saklanırdı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu