Gümüş Kuyruğun Beklediği Yağmur

Geniş otlakların, mor kayalıkların ve mavi gölgeli tepelerin arasında, Kıpra adında bir vadi uzanırdı. Bu vadide Liko adlı genç bir aslan yaşardı. Liko’nun yelesi güneş ışığında bal rengine çalar, kuyruğunun ucunda ise gümüş gibi parlayan küçük bir tutam bulunurdu. Vadideki herkes onun bu kuyruğuyla övündüğünü sanırdı. Oysa Liko, kuyruğunun neden parladığını kendisi de bilmiyordu.
Bir yaz günü Kıpra Vadisi’nde dereler inceldi, çiçekler başlarını eğdi, göletin yüzeyi de kocaman bir taşın üzerine çizilmiş mavi bir çizgiye dönüştü. Hayvanlar serin su bulmak için uzaklara gitmeye başladı. Liko, vadinin en yüksek kayasına çıkıp gökyüzüne baktı. Ufukta tek bir bulut bile yoktu.
O sırada yaşlı kaplumbağa Mimo, kayalığın dibinden seslendi: “Yağmurun yolu, Yedi Yankı Mağarası’ndan geçer. Mağaranın içinde, yağmur bulutlarını çağıran Gök Düğmesi saklıdır. Fakat onu ancak vadinin seslerini gerçekten dinleyen biri bulabilir.”
Liko hemen yola koyulmak istedi. Mimo ona, “Güçlü olmak yalnızca hızlı koşmak değildir,” diye hatırlattı. “Bazen bir adım atmadan önce uzun süre beklemek gerekir.” Liko başını salladı ama içinden, “Ben beklemeden de bulurum,” diye geçirdi.
Mağaraya giden patikada önce Zuzu adında küçük bir çöl faresiyle karşılaştı. Zuzu, yuvasına taşıdığı tohumları düşürmüş, kumların arasında onları arıyordu. Liko’nun acelesi vardı; yine de pençeleriyle kuma hafifçe dokundu. Birlikte aradıklarında tohumların, rüzgârın ittiği kuru bir yaprağın altında kaldığını gördüler. Zuzu sevinçle teşekkür etti ve Liko’ya mağaranın girişinde üç farklı yankı duyduğunu söyledi.
Biraz ileride, kanadı incinmiş bir turna belirdi. Turna, gölgeli bir çalılığa ulaşamıyordu. Liko onu sırtına alıp güvenli yere taşıdı. Turna, “Mağaraya girince ilk duyduğun sese değil, en uzaktaki sese kulak ver,” dedi. Liko bu öğüdü de aklında tuttu.
Yedi Yankı Mağarası’na vardığında içerisi serin ve karanlıktı. Liko kükredi. “Gök Düğmesi nerede?” Mağara, “Nerede?” diye cevap verdi. Liko bir kez daha bağırdı, bu kez yankı “Bağırdı,” diyerek geri döndü. Aslan şaşırdı. Bir süre mağaranın duvarlarına seslenmeye devam etti, fakat her cevap onu başka bir yola yönlendirdi.
Sonunda Mimo’nun sözlerini hatırlayıp sustu. Kulaklarını dikti, gözlerini kapattı ve bekledi. Önce damlayan tek bir suyun sesini duydu. Sonra taşların arasından geçen ince rüzgârı fark etti. Çok uzaktan da minicik bir tıkırtı geliyordu. Liko, mağaranın en uzak köşesine doğru ilerledi.
Orada, yosunların arasında yuvarlak, parlak bir düğme duruyordu. Gök Düğmesi’nin üzerinde bulut şekilleri vardı. Liko onu pençesiyle kaldırınca düğme ışıldadı, fakat hiçbir şey olmadı. Tam o sırada Zuzu’nun tohumları, turnanın kanat çırpışı, Mimo’nun yavaş adımları ve vadideki susuz hayvanların sabırlı bekleyişi aklına geldi.
Liko, Gök Düğmesi’ni tek başına kullanamayacağını anladı. Mağaranın girişine dönüp herkesi çağırdı. Zuzu küçük pençeleriyle taşlara ritim tuttu. Turna kanatlarını yumuşakça açıp kapattı. Mimo kabuğuyla yere üç kez dokundu. Diğer hayvanlar da kendi seslerini ekledi: Arılar vızıldadı, keçiler hafifçe meledi, kurbağalar henüz su yokken bile neşeli bir şarkı söyledi.
Liko en son, güçlü bir kükreme yerine vadinin bütün seslerini taşıyacak kadar yumuşak bir ses çıkardı. Gümüş kuyruğunun ucu parlamaya başladı. Mağaranın tavanında küçük bir bulut belirdi, sonra bir başkası ona katıldı. Bulutlar dışarı süzülüp gökyüzünde toplandılar. Önce tek damla düştü. Ardından serin bir yağmur, kuru toprağı öpmeye başladı.
Hayvanlar sevinçle dans etti. Dereler yeniden akmaya, çiçekler başlarını kaldırmaya başladı. Liko ise kuyruğuna bakıp gülümsedi. Gümüş ışık artık yalnızca onun üzerinde değil, yağmur damlalarının içinde de parlıyordu. O günden sonra Kıpra Vadisi’nde herkes şunu öğrendi: Bir vadinin en büyük gücü, tek bir sesin yüksekliği değil, bütün canlıların uyum içinde duyulabilmesiydi. Liko da ne zaman övülse, “Ben yalnızca dinlemeyi öğrendim,” derdi.