Prenses Masalları

Prenses Lalin ve Şarkı Söyleyen Merdivenler

Uzak ülkelerin birinde, taşları gün doğarken pembeye, akşamları mora dönüşen Zarifova Sarayı yükselirdi. Bu sarayda yaşayan Prenses Lalin, diğer prenses masallarındaki kahramanlar gibi yalnızca taç takmayı değil, çevresindeki insanların kalbini dinlemeyi de öğrenmişti. Sabahları mutfağa uğrar, fırıncıların ekmek kokusunu dinler; öğleden sonra sarayın avlusunda çocukların oyunlarına katılırdı.

Bir sabah Lalin, odasından çıkarken merdivenlerden gelen ince bir ezgi duydu. Ses, sanki küçük bir flüt uzaklardan şarkı söylüyormuş gibiydi. Prenses basamaklara eğildiğinde ezgi sustu. Bir adım attı, şarkı yeniden başladı. İki adım attı, ses biraz daha neşelendi.

“Bu merdivenler şarkı söylüyor!” diye fısıldadı.

Merdivenlerin her basamağı farklı renkte bir taştan yapılmıştı. Lalin, sesin izini sürerek sarayın en eski kanadına ulaştı. Burada kullanılmayan bir kapı vardı. Kapının üzerinde, iç içe geçmiş üç küçük çan kabartması bulunuyordu. Lalin kapıyı itince karşısına dar, kıvrımlı bir merdiven çıktı. Merdiven aşağıya değil, sarayın duvarlarının içine doğru uzanıyordu.

Duvarların İçindeki Ezgi

Prenses basamakları takip etti. Her adımında başka bir nota duyuldu. Kimi ses su damlası kadar berrak, kimi ses arı vızıltısı kadar yumuşaktı. En sonunda merdiven, yuvarlak bir odaya açıldı. Odanın ortasında, üstü tozla kaplı büyük bir müzik sandığı duruyordu.

Sandığın kapağında şu sözler yazılıydı: “Beni açan, önce başkasının sevincini hatırlamalı.”

Lalin düşündü. Kendi sevincini anlatmak kolaydı; güzel bir elbise, bahçede koşmak, babasıyla satranç oynamak… Fakat sandık başkasının sevincini soruyordu. Prenses, sarayda son günlerde insanların neden sessizleştiğini hatırlamaya çalıştı. Bahçıvanın şarkı söylemediğini, hizmetlilerin öğle molasında eskisi kadar gülmediğini, çocukların oyun oynarken sık sık gökyüzüne baktığını fark etmişti.

“Herkes bir şey bekliyor,” dedi Lalin. “Ama kimse neyi beklediğini bilmiyor.”

Sandığın kilidi hafifçe parladı. Lalin, bahçıvan Noya’nın yıllardır yetiştirdiği ilk sarı laleyi görünce nasıl sevindiğini hatırladı. Mutfak yardımcısı Pera’nın, hazırladığı çöreği çocuklar beğenince gözlerinin nasıl ışıldadığını düşündü. Sarayın yaşlı terzisi Uvan’ın, diktiği bir pelerinin sahibine tam uymasından duyduğu gururu anımsadı.

Bu anıları birer birer söyleyince sandık açıldı. İçinden altın bir çan değil, küçücük bir tahta düdük çıktı. Düdüğün yanında da katlanmış bir kâğıt vardı. Kâğıtta, “Neşe tek bir kişinin hazinesi değildir. Paylaşılmadığında küçülür, paylaşıldığında çoğalır,” yazıyordu.

Sarayın Değişen Günü

Lalin düdüğü alıp sarayın avlusuna döndü. Önce bahçıvan Noya’nın yanına gitti ve onun sarı laleyi yetiştirme öyküsünü bütün saray halkına anlatmasını istedi. Sonra Pera’dan çocuklarla birlikte tarçınlı çörekler hazırlamasını rica etti. Uvan’a ise eski kumaşlardan renkli kuklalar dikmesi için yardım teklif etti.

O gün sarayda herkes bir başkasının sevincine kulak verdi. Noya, lalelerin nasıl sabırla büyüdüğünü anlattı. Pera, çöreklerin neden ay biçiminde olduğunu açıkladı. Uvan, kuklaları oynatırken öyle komik sesler çıkardı ki kral bile kahkahaya boğuldu.

Lalin tahta düdüğü çaldığında, duvarların içindeki merdivenler yeniden şarkı söylemeye başladı. Bu kez ezgi yalnızca saraydan değil, kasabanın sokaklarından da duyuldu. İnsanlar pencerelerini açtı, komşular birbirlerine el salladı, çocuklar avluda yeni oyunlar kurdu.

O günden sonra Prenses Lalin, her hafta Neşe Saati düzenledi. Herkes, başkasını mutlu eden küçük bir anısını anlatıyordu. Bazen bir kediye su vermek, bazen arkadaşını dinlemek, bazen de yapılan güzel bir işi fark etmek yeterli oluyordu.

Yıllar geçtiğinde Zarifova’da kimse mutluluğun uzakta aranacak bir hazine olduğunu düşünmedi. Çünkü herkes biliyordu: Bir kalp güzel bir anıyı paylaştığında, başka bir kalpte yeni bir şarkı başlar. Prenses Lalin de tacını takarken en çok bu şarkıyı dinlemeyi severdi.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu