Patiş’in Renkleri Yerine Koyduğu Sabah

Çamlıbel’in kıyısında, sabahları çan sesleriyle uyanan küçük bir köy vardı. Bu köyde herkesin sevdiği, kulakları biri dik biri düşük, kahverengi benekli bir köpek yaşardı. Adı Patiş’ti. Patiş’in en büyük becerisi, kaybolan şeyleri bulmaktı. Bir düğmeyi, bir mendili, hatta rüzgârın savurduğu kâğıt uçurtmayı bile kokusundan tanıyabilirdi.
Çamlıbel’de her yıl ilkbaharın gelişini kutlamak için renkli bir şenlik yapılırdı. Köyün girişindeki taş kemere kırmızı, sarı, mavi ve turuncu kurdeleler bağlanır; çocuklar çiçek taçları takar, büyükler de meydanda meyveli çörekler dağıtırdı. Şenliğin en önemli eşyası ise Renk Sepeti’ydi. Sepetin içinde dört büyük kumaş parçası bulunurdu. Her kumaş, köyün bir güzelliğini temsil ederdi: kırmızı cesareti, sarı neşeyi, mavisi huzuru, turuncusu da dostluğu.
Şenlikten bir gün önce, sepeti hazırlamak için meydandaki depoya gidildiğinde herkes şaşkınlık içinde kaldı. Renk Sepeti ortada yoktu. Raflar, sandıklar ve kapının önü aranmış, fakat sepete rastlanmamıştı. Köyün çocukları üzülüp başlarını öne eğdi. Yağmur bulutları da gökyüzünü kaplayınca meydan daha da renksiz görünmeye başladı.
Muhtar Nine, Patiş’in yanına çömeldi. “Senin burnun bu işin sırrını çözebilir mi?” diye sordu. Patiş kuyruğunu salladı, depodaki tahta zemini dikkatle kokladı. Sepetin kokusu önce kapıya, sonra çimenlerin arasına uzanıyordu. Ancak iz orada ikiye ayrılıyordu. Bir yol dereye, diğeri eski değirmenin arkasındaki tepeye gidiyordu.
Patiş önce dere kıyısını seçti. Su kenarında sarı bir iplik buldu. İpliğin üzerinde bal kokusu vardı. Arıcı Duru’nun sepetlerine bakıldı, fakat Renk Sepeti orada değildi. Duru, “Sabah erkenden değirmenin tepesine doğru uçuşan arılar gördüm,” dedi. Patiş bunu duyunca kulaklarını dikti ve tepeye doğru ilerledi.
Yol boyunca karşısına farklı canlılar çıktı. Çalıların arasında kanadı çamura bulanmış bir kelebek vardı. Patiş onu yaprakların üstüne taşıdı. Biraz ileride, dikenlerin arasına takılan minik bir kirpi gördü; Patiş dikenlere dokunmadan dalı burnuyla yana itti. Kirpi kurtulunca, “Tepenin oradan yuvarlanan renkli bir şey gördüm,” diye fısıldadı.
Tepeye vardığında Patiş, eski değirmenin dönmeyen kanadının altında kırmızı kumaşı buldu. Kumaş rüzgârla savrulmuş, tahta bir çiviye takılmıştı. Patiş onu dişleriyle çekmek yerine yere oturup çevresini inceledi. Kumaşı çekerse yırtılacağını fark etti. Sonra değirmenin yanında duran kuru dalı patisiyle iterek çivinin altına yerleştirdi. Dal kaldıracı gibi çalışınca kumaş kolayca kurtuldu.
Fakat sepetteki diğer renkler hâlâ yoktu. Patiş, kırmızı kumaşın kokusunu takip etti. İz, tepenin ardındaki geniş çayıra uzanıyordu. Orada sarı kumaş bir çiçek kümesine, mavi kumaş küçük bir söğüt dalına, turuncu kumaş da terk edilmiş bir el arabasının tekerine dolanmıştı. Patiş hepsini tek başına çekip almak yerine çevresindeki dostlarından yardım istedi.
Kelebek sarı kumaşın hangi çiçeklere takıldığını gösterdi. Kirpi, el arabasının altına girip turuncu kumaşın ucunu dışarı itti. Arıcı Duru’nun arıları da mavi kumaşı taşıyan rüzgârın yönünü buldu. Böylece kumaşlar zarar görmeden toplandı. Ancak sepet hâlâ ortada yoktu.
Patiş çimenlerin üstünde bir süre sessizce oturdu. Sonra burnuna tanıdık bir koku geldi: taze ekmek. Koku, tepenin arkasındaki küçük fırından yükseliyordu. Fırıncı, sabah erkenden gelen kuvvetli rüzgârın sepeti yuvarlayıp fırının odunluğuna kadar götürdüğünü anlattı. Sepet, odunların arasında sıkışmıştı. Patiş tek başına çekemeyince çocuklar odunları sırayla taşıdı. En sonunda sepet ortaya çıktı.
Köye döndüklerinde herkes Patiş’i alkışladı. Muhtar Nine, bulunan kumaşları sepete yerleştirirken kırmızıya cesaret, sarıya neşe, maviye huzur, turuncuya dostluk dedi. Patiş’in patilerine de küçük bir turuncu kurdele bağlandı. Şenlik ertesi gün yapıldı; fakat köylüler meydanı yalnızca renklerle değil, Patiş’in öğrettiği dayanışmayla da süslediler.
O günden sonra Çamlıbel’de biri kaybolan bir eşya bulduğunda, “Patiş gibi önce dikkat et, sonra yardım iste,” derdi. Patiş ise her sabah köyü dolaşır, bazen bir oyuncak, bazen bir eldiven bulur, ama en çok da insanların birbirine uzattığı yardım ellerinin izini sürerdi. Çünkü o, gerçek rengin hiçbir sepete sığmayan iyilik olduğunu öğrenmişti.