Çan Kulesindeki Gümüş Elma

Uzak bir ülkede, tepeleri çiçekli, evleri renkli panjurlu küçük bir köy vardı. Bu köyün tam ortasında, eski taşlardan yapılmış uzun bir çan kulesi yükselirdi. Kulenin tepesinde, ay ışığında parlayan gümüş bir elma asılıydı. Söylenceye göre bu elma parladığı sürece köyde kimse yolunu şaşırmaz, kaybolan her şey bir gün sahibine geri dönerdi.
Ne var ki bir sonbahar sabahı çan sustu, gümüş elmanın ışığı söndü. O günden sonra koyunlar ağıla dönmekte zorlandı, çocuklar okul yolunu karıştırdı, hatta fırıncı Maro bile un çuvalını kendi dükkânı yerine terzinin kapısına bıraktı. Köylüler kuleye çıktılar ama kapı, daha önce hiç görülmemiş bir kilitle kapanmıştı.
Köyde yaşayan Lale, yaşlı büyükannesiyle birlikte sepet örerdi. O, sessiz şeyleri dinlemeyi sever; kırık bir düdüğün, susmuş bir çeşmenin ve kapanmış bir kapının ne anlatmak istediğini anlamaya çalışırdı. Kuledeki çan sustuğunda Lale, taş duvarın içinden ince bir fısıltı işitti:
“Elmayı arayan, önce üç armağanı hak etmeli.”
Ertesi sabah Lale, küçük çantasına bir dilim ekmek, mavi bir kurdele ve büyükannesinin verdiği tahta iğneyi koyarak yola çıktı. Köyün dışındaki ormanda, dalları birbirine dolanmış bir kirpi gördü. Kirpinin dikenlerine kuru yapraklar takılmış, yürüyemez hâle gelmişti. Lale hemen çömeldi, yaprakları tek tek ayırdı. Kirpi, “Bana ne vereceksin?” diye sordu.
“Verecek çok şeyim yok,” dedi Lale. “Ama zamanım var.”
Kirpi gülümsedi ve ona gümüş renkli bir diken verdi. “İlk armağan, sabırla yapılan iyiliktir. Bu diken, görünmeyen dikişleri bulur.”
Lale yoluna devam ederken kuru bir kuyunun başında susuz kalmış bir karga gördü. Karga, kuyunun dibindeki parıltıyı almak için gagasını uzatıyor ama yetişemiyordu. Lale çantasındaki kurdeleyi bir dala bağladı, ucuna tahta iğneyi taktı ve dikkatle kuyuya sarkıttı. İğne, dipteki parlak taşı kurdeleye doladı. Karga taşı alınca kuyunun dibinden berrak bir su fışkırdı.
“İkinci armağan,” dedi karga, Lale’ye küçük bir siyah tüy uzatarak, “başkasının sevincini kendi sevincin kadar önemsemektir.”
Akşama doğru Lale, üç yolun birleştiği yerde beyaz taşlardan yapılmış bir ev gördü. Evin kapısında yaşlı bir kadın oturuyor, önündeki üç sepete bakıyordu. Bir sepette elmalar, birinde fındıklar, diğerinde ise boş kâseler vardı. Kadın, “Kuleye giden yolu biliyorum,” dedi, “ama önce şu yiyecekleri üç yolcuyla paylaşmalıyım. Ellerim ağrıyor.”
Lale, elindeki son ekmeği de çıkarıp yaşlı kadınla paylaştı. Sonra elmaları ve fındıkları üç küçük sepete böldü. Tam o sırada yoldan geçen bir oduncu, bir çoban ve minik bir çocuk geldi. Her biri payını alınca boş kâseler altın gibi parladı.
Yaşlı kadın, “Üçüncü armağan, elindekini eksilmekten korkmadan bölüşmektir,” dedi. Ardından pelerininin kapüşonunu indirdi. Lale onun sıradan bir kadın değil, kulenin bekçisi olduğunu anladı.
Bekçi, Lale’yi taş kuleye götürdü. Kapıdaki kilitte üç küçük yuva vardı. Lale önce gümüş dikeni yerleştirdi; kilidin içindeki düğümler çözüldü. Sonra siyah tüyü koydu; karanlıkta saklanan yolu gördü. Son olarak boş kâselerden birinin kenarını yuvaya dokundurdu. Kapı, yumuşak bir sesle açıldı.
Kulenin tepesinde gümüş elma, örümcek ağlarının arasında solgun duruyordu. Lale onu koparmaya uzandığında elma dile geldi: “Beni köye götürmek kolay. Fakat ışığım yalnızca bir kişinin elinde kalırsa yine söner.”
Lale, elmayı köy meydanına indirdi. Köylüler merakla çevresine toplandı. Lale, herkesin elmaya sırayla dokunmasını istedi. Fırıncı Maro bir parça ekmek, çoban bir yün yumak, çocuklar renkli taşlar, büyükannesi ise ördüğü küçük bir sepet getirdi. Her armağan elmaya değdikçe gümüş kabukta yeni bir ışık belirdi.
Sonunda köy meydanı yıldızlarla doldu. Çan kendi kendine çalmaya başladı; bu kez sesi yalnızca kulede değil, insanların kalplerinde de yankılandı. O günden sonra köylüler kaybolan eşyalarını aramadan önce birbirlerine yardım etmeyi öğrendiler. Lale ise kulenin yeni bekçisi oldu. Gümüş elma hiçbir zaman eskisi kadar parlak görünmedi; çünkü artık tek bir ışık değil, yüzlerce küçük iyiliğin aydınlığıyla parlıyordu.
Masalın Öğüdü
Gerçek sihir, sabırla yapılan iyilikte, başkasının mutluluğuna sevinmekte ve sahip olduklarını paylaşmakta saklıdır.