Bulutlara İyilik Eken Aras

Uçsuz bucaksız ovaların ortasında, gökyüzüne uzanan yumuşak tepelerin bulunduğu bir köy vardı. Bu köyde Aras adında, meraklı ve yardım etmeyi seven bir çocuk yaşardı. Aras’ın en büyük düşü, her akşam renk renk parlayan Bulut Bahçesi’ni görmekti. Büyükannesi, bu bahçenin gökyüzünün en sakin yerinde bulunduğunu ve çiçeklerinin yalnızca gerçek iyiliklerle açtığını anlatırdı.
Bir sabah Aras, köyün çeşmesinden su doldururken gökten küçücük, gri bir tüy düştü. Tüy, yere değer değmez incecik bir sesle konuştu: “Bulut Bahçesi soluyor. Oraya giden yolu bulabilecek tek kişi, iyiliği karşılık beklemeden yapan kişidir.”
Aras şaşırsa da korkmadı. Tüyü avucuna aldı ve yola koyuldu. Önce eski değirmenin yanından geçti. Orada, kanadı incinmiş bir serçe gördü. Serçeyi dikkatle yuvasına taşıdı, ona su verdi ve iyileşene kadar yanında bekledi. Aras yolculuğuna devam etmekte gecikmişti ama bunu hiç önemsemedi.
Biraz ileride, rüzgârın savurduğu tohumları toplamaya çalışan yaşlı bir bahçıvanla karşılaştı. Tohumlar her yana dağılıyor, bahçıvan da onları yakalamaya çalışırken yoruluyordu. Aras diz çöktü, bütün tohumları tek tek topladı. Yaşlı bahçıvan ona gümüş renkli bir yaprak verdi.
“Bu yaprak, sabırlı ellerde parıldar,” dedi. “Fakat onu yalnızca kendin için saklarsan ışığı söner.”
Aras yaprağı cebine koydu ve yürümeyi sürdürdü. Yol, onu sessiz bir vadinin kıyısına getirdi. Vadinin üzerinde köprü yoktu. Karşı tarafta ise küçük bir keçi, daracık bir kayanın üzerinde mahsur kalmıştı. Aras, çevredeki dalları ve sarmaşıkları kullanarak sağlam bir geçit hazırladı. Keçi güvenle karşıya geçince vadinin içinden sıcak bir rüzgâr yükseldi.
Gri tüy havaya uçtu, gümüş yaprak parladı ve ikisi birleşerek ışıklı bir merdivene dönüştü. Aras merdivenleri tırmandığında kendini pamuktan yumuşak bulutların arasında buldu. Önünde gerçekten bir bahçe vardı; ancak çiçekler başlarını eğmiş, gökyüzü de soluklaşmıştı.
Bahçenin ortasında, yaprakları kapanmış büyük bir çiçek duruyordu. Çiçeğin üzerinde üç boş damla yuvası vardı. Aras, yaptığı iyilikleri düşündü. Serçeye ayırdığı zaman, bahçıvana verdiği yardım ve keçi için kurduğu köprü, ışıklı damlalara dönüşerek yuvalara yerleşti. Yine de çiçek açılmadı.
“Bir şey eksik,” diye fısıldadı Aras.
O sırada bahçenin kıyısında, tek başına duran küçük bir bulut fark etti. Bulutun üzerinde minicik bir yağmur damlası titriyordu. Aras, bütün yol boyunca cebinde taşıdığı gümüş yaprağı çıkardı. Yaprağı bulutun altına tuttu. Yağmur damlası yaprağın üzerinde birikti ve parlak bir inciye dönüştü.
Aras inciyi büyük çiçeğin ortasına bırakmak yerine küçük buluta uzattı. “Senin de ışığa ihtiyacın var,” dedi.
İşte o anda bahçedeki bütün çiçekler birden açıldı. Pembe, sarı, mor ve turkuaz renkli ışıklar gökyüzüne yayıldı. Küçük bulut büyüdü, yumuşacık bir yağmur yağdırdı. Yağmur, aşağıdaki köyün kurumuş bahçelerini suladı; çatlamış toprakta yeni filizler belirdi.
Aras köyüne döndüğünde herkes gökyüzündeki renkleri izlemek için meydanda toplanmıştı. Büyükannesi onun elini tuttu ve gülümsedi.
“Demek Bulut Bahçesi’ni sen yeniden uyandırdın,” dedi.
Aras başını salladı. “Ben yalnızca ihtiyacı olanlara yardım ettim.”
O günden sonra köyde herkes küçük iyiliklerin peşine düştü. Biri komşusuna ekmek taşıdı, biri susayan hayvanlara su verdi, biri de kırılan oyuncakları onardı. Her iyilikte gökyüzünde yeni bir çiçek açtı.
Aras ise şunu öğrendi: Dünyayı güzelleştiren büyük mucizeler, çoğu zaman karşılık beklemeden uzatılan küçük bir elin içinde saklıydı. Bu yüzden köyde anlatılan güzel hikayeler arasında onun öyküsü, çocuklara iyiliğin en parlak ışık olduğunu hatırlatan özel bir yere sahip oldu.




