Rüzgârın Unuttuğu Yolu Bulan Aslan

Geniş otlakların bittiği, taşlı tepelerin başladığı yerde Ardıç adında genç bir aslan yaşardı. Ardıç’ın kükremesi güçlü değildi; sesi bazen bir yaprağın hışırtısı kadar yumuşak çıkardı. Bu yüzden diğer hayvanlar onun önemli bir şey söyleyemeyeceğini sanırdı. Oysa Ardıç, çevresindeki sesleri herkesten dikkatli dinlerdi: sabah çiyinin düşüşünü, kirpilerin kuru dallar arasındaki tıkırtısını, uzak tepelerde yuvarlanan taşların tok sesini…
Bir sabah vadide tuhaf bir sessizlik vardı. Normalde öğleye doğru esen serin rüzgâr ortalıkta görünmüyordu. Rüzgâr olmayınca çiçekler başlarını kaldıramıyor, değirmenin kanatları dönmüyor, kuşların yuvalarına taşıdığı hafif tüyler yere düşüyordu. En kötüsü de gökyüzünde biriken sıcak bulutlar yağmur getiremiyordu.
Hayvanlar, yaşlı kaplumbağa Misket’in çevresinde toplandı. Misket, vadinin en eski patikasına bakarak, “Rüzgâr kaybolmadı,” dedi. “Yolunu unutmuş olabilir. Eski Yankı Geçidi’ne gidip oradaki üç sesi uyandırırsak rüzgâr yeniden yönünü bulur.”
“Üç ses mi?” diye sordu sincap Pırıltı.
“Bir su damlası, bir kuru tohum ve bir taş çanı,” diye açıkladı Misket. “Bunlar aynı anda duyulursa, rüzgâr hangi yoldan döneceğini hatırlar. Fakat geçide giden yol, sabırsızların fark edemeyeceği işaretlerle doludur.”
Hayvanlar birbirine baktı. Kimse uzun ve sıcak patikaya tek başına çıkmak istemedi. Ardıç, yumuşak sesiyle, “Ben giderim,” dedi. Sesi zayıf duyulsa da sözleri açıkça anlaşıldı. Pırıltı da onunla gelmek istedi. Böylece biri ağır adımlarıyla, diğeri çevik sıçrayışlarıyla yola koyuldu.
Yolun Üç Sessiz İşareti
İlk işaret, iki kayanın arasındaki küçük bir gölgeydi. Ardıç gölgeye uzanıp geçmek üzereyken Pırıltı, “Dur! Burada bir şey dinleniyor,” dedi. Gerçekten de kayanın altında susuz kalmış minik bir kertenkele vardı. Ardıç, yakındaki yapraklarda birikmiş suyu dikkatle taşıdı. Kertenkele suyu içince kuyruğuyla toprağa üç ince çizgi çizdi. Çizgiler, gizli patikanın yönünü gösteriyordu.
İkinci işaret, dikenli çalıların ardındaki kuru tohumdu. Tohum küçücüktü ama çöl otlarının en dayanıklı çiçeğine aitti. Pırıltı onu almak için çalıya atılınca dikenlerden biri tüylerine takıldı. Ardıç pençeleriyle çalıları ayırdı, Pırıltı da tohumu incitmeden çıkardı. Sonra tohumu, çatlamış bir toprağın içine bıraktılar. Ardıç biraz bekledi ve uzaktan getirdiği suyla toprağı ıslattı. Tohum hemen filizlenmedi, fakat toprağın altında hafif bir çıtırtı duyuldu.
Üçüncü işareti bulmak en zoru oldu. Yankı Geçidi’ne vardıklarında karşılarında birbirine benzeyen yedi kaya vardı. Rüzgâr olmayınca hepsi sessiz duruyordu. Pırıltı kayaların çevresinde koştu, Ardıç ise gözlerini kapatıp bekledi. Önce hiçbir şey duymadı. Sonra, en küçük kayanın içinden gelen ince bir titreşim fark etti. Kayanın yanındaki toprağa burnunu yaklaştırınca taş çan ortaya çıktı. Onu hafifçe dürttüğünde berrak bir ses yükseldi.
Ardıç, su damlasını düz bir yaprağın üzerine koydu. Pırıltı kuru tohumu çanın yanına bıraktı. Üçü aynı anda ses vermeliydi ama damla sessizce duruyor, tohum da kıpırdamıyordu. Ardıç, kendi kükremesini kullanmayı düşündü. Belki güçlü bir ses her şeyi harekete geçirirdi. Fakat Misket’in sözlerini hatırladı: “Sabırsızların fark edemeyeceği işaretler…”
Bir süre daha dinledi. Sonunda su damlasının içindeki minicik titreşimi duydu. Pırıltı da tohumu değil, tohumun altındaki kuru kabuğu fark etti. Ardıç başını hafifçe eğince yelesinden düşen tek bir tüy yaprağa dokundu. Damla parladı, tohum çatladı, taş çan çınladı. Üç ses birleşip geçidin duvarlarında dolaştı.
Rüzgârın Dönüşü
Önce uzaklarda ince bir esinti göründü. Ardından otlar dalgalandı, çiçekler doğruldu, değirmenin kanatları yavaşça dönmeye başladı. Rüzgâr, geçitten çıkıp vadiye doğru ilerledi. Sıcak bulutları sürükledi ve akşama kalmadan yumuşak bir yağmur başladı.
Hayvanlar Ardıç ile Pırıltı’yı karşılamak için otlakta toplandı. Ardıç’ın kükremesi hâlâ eskisi kadar güçlü değildi. Fakat artık kimse bunun önemli olmadığını düşünmüyordu. Çünkü Ardıç, en küçük sesi duyup en sessiz işareti izleyerek bütün vadiye yol göstermişti.
O günden sonra hayvanlar karar vermeden önce birbirlerini dinlemeye başladı. Ardıç ise her sabah tepenin üzerine çıkıp rüzgârın sesini yokladı. Rüzgâr da her gelişinde onun yelesini usulca okşadı; sanki yolu yeniden bulduğu için teşekkür ediyordu.