Köpükten Taç Giyen Zümrüt Kanat

Dağların ardında, bulutların yere yakın süzüldüğü Yeşilçayır Vadisi’nde Naro adında küçük bir ejderha yaşardı. Naro’nun pulları zümrüt rengindeydi; kanatlarının uçlarında ise sabah güneşi gibi parlayan minicik benekler bulunurdu. Diğer ejderhalar gökyüzünde halka çizerek uçmayı, taşları ısıtmayı ve uzak tepelerde yankılanan güçlü sesler çıkarmayı severdi. Naro ise su seslerini dinlemeyi, çiçeklerin arasındaki böcekleri izlemeyi ve aklına gelen soruları küçük defterine yazmayı tercih ederdi.
Bir sabah vadinin ortasındaki Gümüşgöl’ün kıyısına gittiğinde gölün neredeyse tamamen çekildiğini gördü. Nilüferler susuz kalmış, kurbağaların şarkısı kesilmiş, kıyıdaki sazlıklar eğilip bükülmüştü. Vadide yaşayan herkes telaşlandı. Kimi gölün dibinde taş birikmiş olabileceğini söyledi, kimi de yağmur bulutlarının başka bir yere taşındığını düşündü. Yaşlı bilge ejderha Pervan, gölün suyunun yalnızca gökyüzünden değil, dağın içindeki eski bir kaynaktan geldiğini anlattı.
“Kaynağın yolu kapanmış olmalı,” dedi Pervan. “Onu bulmak için Yedi Yankı Geçidi’nden geçmeniz gerekir. Fakat orada yalnızca güçlü olanlar değil, iyi dinleyenler yolunu bulabilir.”
Naro, “Ben giderim,” diye atıldı. Yanına en yakın arkadaşları olan neşeli keçi Tulu’yu ve meraklı sincap Bibi’yi aldı. Tulu’nun güçlü boynuzları taşları kaldırmaya yarıyor, Bibi’nin keskin gözleri en küçük işareti bile seçebiliyordu. Üç arkadaş, ceplerine birkaç elma, bir ip ve Naro’nun renkli tebeşirlerini koyup yola çıktı.
Yedi Yankı Geçidi’ne vardıklarında karşılarında birbirine benzeyen üç taş kemer gördüler. Her kemerin içinden farklı bir ses geliyordu: Birincisinden su damlalarının şıpırtısı, ikincisinden rüzgârın uğultusu, üçüncüsünden ise kuş cıvıltıları yükseliyordu. Tulu hemen su sesine doğru ilerlemek istedi. Bibi ise kuş seslerinin daha canlı geldiğini söyledi. Naro gözlerini kapatıp dikkatle dinledi. Seslerin arasında çok hafif, düzenli bir tıkırtı duydu.
“Bu ses hiçbir kemerden gelmiyor,” dedi. “Belki de cevap, duyduğumuz seslerin arasında saklıdır.”
Üç arkadaş kemerlerin çevresini inceledi. Bibi, taşların arkasında ince bir çatlak buldu. Tulu birkaç taşı dikkatlice yana çekince çatlağın ardında dar bir geçit ortaya çıktı. Geçidin duvarlarında, eski ejderhaların bıraktığı kabartmalar vardı. Bir kabartmada kanatlarını açan bir ejderha, diğerinde ellerini birleştiren üç küçük hayvan resmedilmişti. En son resimde ise suyun önünde duran bir taç bulunuyordu.
Dar yol onları dağın kalbine götürdü. Burada kocaman bir kaya, yer altı kaynağının önünü kapatmıştı. Kaya çok ağırdı. Naro sıcak nefesini üzerine üfledi, fakat kaya yalnızca biraz parladı. Tulu boynuzlarıyla itti, Bibi de çevredeki küçük taşları temizledi; yine de kaya yerinden kıpırdamadı. Tam o sırada Naro, duvardaki kabartmayı hatırladı. Taç, gücün değil, birlikte düşünmenin işareti olmalıydı.
“Hepimiz aynı anda farklı bir şey yapalım,” dedi. “Tulu kayayı alttan desteklesin, Bibi çatlağın içine şu ipi geçirsin, ben de kayayı ısıtıp gevşeteyim.”
Planları işe yaradı. Kaya önce hafifçe titredi, sonra yumuşak bir gürültüyle yana kaydı. Kaynağın berrak suyu, yıllardır beklediği özgürlüğe kavuşmuş gibi fışkırarak tünelden ilerledi. Naro, suyun önünde köpüklerden oluşan küçük bir taç gördü. Tacı başına takmadı; onu dikkatle ikiye bölüp Tulu ve Bibi ile paylaştı. Çünkü bu başarı tek bir arkadaşın değil, üçünün ortak emeğiydi.
Gümüşgöl yeniden dolmaya başladığında vadide şenlik kuruldu. Kurbağalar şarkı söyledi, kuşlar gökyüzünde daireler çizdi, ejderhalar gölün üzerinde renkli ışıklar uçurdu. Pervan, Naro’ya vadinin yeni “İyi Dinleme Bekçisi” unvanını verdi. Naro ise defterine şu cümleyi yazdı: “En güzel ejderha masalları, birinin tek başına parladığı değil, herkesin ışığını birbirine kattığı zaman başlar.” O günden sonra Naro, kanatlarını daha yükseğe açtı; fakat uçtuğu her yerde arkadaşlarının sesini dinlemeyi hiç bırakmadı.

