Ardıç Kuşunun Altın Tüyü

Eski taş köprünün altında, sabahları dereyle birlikte şarkı söyleyen küçük bir değirmen vardı. Bu değirmenin sahibi Arda adında çalışkan bir çocuktu. Babası uzak ülkelere un götürürken değirmeni ona emanet etmişti. Arda, gelen herkese ihtiyacı kadar un verir, karşılığında bazen bir sepet elma, bazen birkaç tahta kaşık alırdı. Köyde kimsenin cebinde çok para yoktu ama sofralar çoğu zaman bereketliydi.
Bir sonbahar sabahı Arda, değirmenin çarkına sıkışmış parlak bir tüy buldu. Tüy, güneş vurdukça altın gibi ışıldıyordu. Tam onu avucuna almıştı ki çatının üzerinden ince bir ses duyuldu: “O tüy benimdir. Fakat onu bana geri vermeden önce ormanın ardındaki yaşlı meşeye götürmelisin.”
Arda başını kaldırınca kırmızı göğüslü bir ardıç kuşu gördü. Kuşun bir kanadı hafifçe titriyordu. Arda, “Yol uzun olsa da seni yalnız bırakmam,” dedi ve değirmenin kapısına küçük bir kilit vurdu. Sonra ekmeğine biraz peynir koyup kuşun ardından yürüdü.
Ormanın içinde yollar üçe ayrılıyordu. İlk yolun başında bakır bir tabela vardı: “Kısa yol, bol ödül.” İkinci yol dikenli çalılıkların arasından geçiyor, üçüncü yol ise sessizce akan bir derenin kıyısını izliyordu. Ardıç kuşu üçüncü yolu seçti. Arda şaşırdı. “Ödül vadeden yol daha kolay görünüyordu,” deyince kuş, “Kolay görünen her yol doğru yere çıkmaz,” diye karşılık verdi.
Bir süre sonra derenin önüne geldiler. Köprünün tahtalarından üçü kopmuştu. Karşı kıyıda yaşlı bir kadın, sepetindeki mor erikleri taşımaya çalışıyordu. Arda hemen değneğini yere koyup sağlam bir geçit yaptı. Kadın teşekkür etmek için ona erik vermek istedi, fakat Arda yalnızca bir tane aldı ve kalanları kadının sepetine yerleştirdi. O anda ardıç kuşunun kanadındaki titreme azaldı.
Yaşlı meşeye vardıklarında, gövdesinde kapı gibi bir yarık açıldı. İçeride üç sandık duruyordu: biri demir, biri gümüş, biri de kuru dallardan yapılmıştı. Meşe, yapraklarını hışırdatarak konuştu: “Altın tüye sahip olan, bu sandıklardan yalnızca birini seçebilir. Demir sandıkta hiç tükenmeyen altın, gümüş sandıkta her dileği yerine getiren bir yüzük, dal sandığında ise görünmeyen bir tohum vardır.”
Arda demir sandığı düşündü. Altınla değirmenin çatısını yenileyebilir, köydeki herkes için büyük evler yaptırabilirdi. Yüzükle de babasının dönüşünü hızlandırabilirdi. Fakat kuru dallardan yapılmış sandığa bakınca içindeki küçük tohumun neye dönüşeceğini merak etti. “Ben tohumu seçiyorum,” dedi. “Bir şey büyüyecekse onu birlikte büyütürüz.”
Meşe, kuru dallarını sevinçle salladı. Sandık açılınca içinden küçücük, gümüş benekli bir tohum çıktı. Ardıç kuşu altın tüyünü Arda’nın avucundan aldı ve tohumu gagasıyla değirmenin yanındaki boş toprağa taşıdı. Arda tohumu ekti, dere suyuyla suladı. O gece köye dönerken arkasında ince bir ışık bırakan filiz gördü.
Ertesi sabah filiz, dallarında un çuvallarına benzeyen beyaz meyveler taşıyan kocaman bir ağaca dönüşmüştü. Her meyvenin içinde, köyün bir haftalık ununu karşılayacak kadar buğday vardı. Arda ağacın meyvelerini tek başına satmak yerine herkese dağıttı. Köylüler de karşılığında ellerindeki tohumları, sebzeleri ve emeklerini paylaştılar. Değirmenin çevresi kısa sürede yemyeşil bir bahçeye döndü.
Babası döndüğünde Arda ona olanları anlattı. Babası, “Demek en büyük hazine, başkasının da sevinebileceği hazineymiş,” dedi. Ardıç kuşu ise her bahar değirmenin çatısına konup tek bir altın tüy bırakmayı sürdürdü. Köylüler o tüyleri saklamadı; onları çocukların kitaplarının arasına koydu. Çünkü grimm masalları gibi eski masal havası taşıyan bu öyküde herkes aynı sırrı öğrenmişti: Paylaşılan bereket küçülmez, elden ele geçtikçe büyür.
