Nasreddin Hoca Hikayeleri

Nasreddin Hoca’nın Gülümseyen Ölçüsü

Akpınar köyünde her yıl baharın ilk haftasında neşeli bir şenlik düzenlenirdi. Bu şenlikte köylüler, yaptıkları en güzel işi meydana getirir ve herkesin önünde sergilerdi. Kimi rengârenk iplikler dokur, kimi mis kokulu ekmekler pişirir, kimi de tahta oyuncaklar yapardı. Şenliğin sonunda köyün yaşlıları, en değerli emeği seçerdi.

O yıl köy meclisi yarışmanın adını İyilik Ölçüsü koydu. Herkes, yaptığı işin değerini anlatacak ve Hoca’nın da aralarında bulunduğu üç kişilik jüri karar verecekti. Fakat yarışma duyulur duyulmaz köyde tuhaf bir telaş başladı. Değirmenci, un çuvallarını üst üste dizip kendi işinin en ağır olduğunu söyledi. Sepetçi, yaptığı sepetlerin en kullanışlı olduğunu savundu. Şerbetçi ise bakır taslarını güneşte parlatıp hepsinden daha tatlı bir emek verdiğini ileri sürdü.

Nasreddin Hoca, meydandaki çeşmenin başında onları dinliyordu. Yanında, içi boş bir tahta ölçü kabı vardı. Köylüler bu kabı görünce gülmeye başladı.

“Hoca, yarışmaya boş kapla mı katılacaksın?” diye sordu değirmenci.

“Boş olduğunu nereden biliyorsun?” diye karşılık verdi Hoca. “Belki içinde görünmeyen bir şey vardır.”

Çocuklar merakla kabın içine baktı. Gerçekten de içinde hiçbir şey yoktu. Hoca kabı ters çevirdi, hafifçe salladı ve kulağına götürdü.

“İçinden çıt çıkmıyor,” dedi. “Demek ki bugün çok önemli bir şey saklıyor.”

Köylüler iyice şaşırdı. Hoca, yarışmanın başlayacağını ilan etti. Her katılımcı kendi emeğini anlatacak, sonra jüri o emeğin köye ne kattığına bakacaktı.

İlk olarak değirmenci öne çıktı. En büyük un çuvalını gösterdi.

“Bu çuvalla bir haftada yüz ekmek yapılır,” dedi gururla.

Hoca başını salladı. “Peki bu ekmeklerden kaçını komşunla paylaşırsın?”

Değirmenci bir an sustu. “İhtiyacı olana birkaç tane veririm,” dedi.

Sonra sepetçi, ince söğüt dallarından ördüğü sağlam bir sepeti sundu. Hoca sepetin içine üç elma koydu ve onu köyün en uzak evine götürmesini istedi. Sepetçi yola çıktı, az sonra geri döndü. Sepetin sapı kopmuş, elmalar yuvarlanmıştı.

“Güzel görünmek yetmez,” dedi Hoca. “Bir eşyanın değerini, işini ne kadar iyi yaptığı gösterir.”

Şerbetçi de gümüş renkli tasını kaldırdı. Fakat tasın kenarı o kadar inceydi ki çocuklardan biri dokununca hemen yamuldu. Şerbetçi yüzünü buruşturdu.

Tam o sırada meydanın kenarında bekleyen küçük bir kız öne çıktı. Adı Lalezar’dı. Elinde eski bir bez torba vardı.

“Ben yarışmaya katılmayacaktım,” dedi. “Annemin diktiği torbayı getirdim. Sabah fırıncının ekmeklerini taşıdım, sonra komşu ninenin odunlarını içine koydum. Şimdi de kardeşimin kitaplarını taşıyacağım.”

Torbanın dikişleri farklı renklerdeydi. Bazı yerleri yamalı, bazı yerleri güneşten solmuştu. Ama sapı sağlamdı.

Hoca torbayı eline aldı. İçinden ekmek kokusu, kuru yaprak hışırtısı ve çocukların boya kalemlerinin neşeli tıkırtısı geldi.

“İşte,” dedi, “bu torba boş görünse bile içinde bir günün iyiliği var.”

O sırada değirmenci utandı. Elindeki un çuvalından bir miktar alıp fırıncıya verdi. Sepetçi, kırılan sepetinin sapını yeniden örmek için Lalezar’dan yardım istedi. Şerbetçi de yamulan tası çocukların önünde onardı ve şerbetini herkese dağıttı.

Hoca, tahta ölçü kabını ortaya koydu. Herkes sırayla kabın içine küçük bir şey bıraktı: bir avuç un, sağlam bir dal, renkli bir ip, bir elma ve bir yudum şerbet. Kap dolmadı; fakat meydan gülüşlerle doldu.

“İyilik,” dedi Hoca, “tek başına büyük görünmek zorunda değildir. Birçok küçük katkı birleşince köyün sofrası kurulur.”

O yıl yarışmanın birincisi tek bir kişi olmadı. Köylüler, en değerli emeğin paylaşılınca büyüyen emek olduğuna karar verdi. Boş görünen tahta kap ise şenlikten sonra köy meydanına asıldı. Herkes yaptığı iyiliği içine değil, yanındaki insanın hayatına bırakacağını artık biliyordu.

Nasreddin Hoca eve dönerken Lalezar’a göz kırptı. “Demek kabın sırrını öğrendin,” dedi.

Lalezar gülümsedi. “Evet Hoca’m. En güzel ölçü, insanın ne kadar verdiğini değil, verdiğinin kaç kişiyi sevindirdiğini gösterir.”

Hoca kahkahayla güldü. O günden sonra Akpınar’da kimse iyiliğini tartmak için büyük sözler söylemedi. Çünkü herkes, küçük bir yardımın bile doğru zamanda kocaman bir gülümsemeye dönüşebileceğini öğrenmişti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu