Poyraz’ın Sessizce Parlayan Yelesi

Geniş düzlüklerin sonunda, sabahları altın rengine bürünen Çakılova adında sakin bir vadi vardı. Bu vadide yaşayan hayvanlar, her yıl yağmur mevsiminin gelişini kutlamak için Gece Işıkları Şenliği düzenlerdi. Şenliğin en güzel geleneği, herkesin yuvasının önüne küçük, parlayan taşlar bırakmasıydı. Taşlar ay ışığında pırıldar, vadinin yollarını yıldızlı bir gökyüzüne çevirirdi.
Çakılova’da Poyraz adında genç bir aslan yaşardı. Poyraz’ın kocaman pençeleri ve gür bir yelesi vardı, fakat onun en dikkat çekici özelliği, çevresini sessizce dinlemesiydi. Çoğu hayvan, Poyraz’ın güçlü olduğu için her sorunu hemen çözebileceğini düşünürdü. Oysa Poyraz, bir işe başlamadan önce rüzgârın sesini, çimenlerin hışırtısını ve uzaklardaki su damlalarının şırıltısını dinlemeyi severdi.
Şenlikten üç gün önce, vadinin bekçisi olan yaşlı deve Suna telaşla bütün hayvanları çağırdı. Parlayan taşların yarısı yerlerinden kaybolmuştu. Tavşanların yuvasına giden yol karanlık, kirpilerin bahçesine uzanan patika ise neredeyse görünmez olmuştu.
“Taşları biri almış olmalı!” diye bağırdı keçi Badem. “Belki de onları kendi yuvasını süslemek için saklayan biri vardır.”
Herkes birbirine şüpheyle bakmaya başladı. Poyraz kalabalığın ortasına geçip yüksek sesle kükremek yerine gözlerini kapattı. Önce toprağın kokusunu içine çekti. Sonra patikanın kenarına eğilip ince izlere baktı. Taşların bazıları yuvarlanmış, bazılarıysa sanki küçük ayaklarla taşınmıştı.
“Birini suçlamadan önce izleri takip edelim,” dedi. “Belki taşlar düşündüğümüz gibi kaybolmamıştır.”
Poyraz, Suna ve Badem’le birlikte vadiyi dolaşmaya başladı. İlk izler, dikenli çalıların arasına giriyordu. Çalıların ardında üç parlayan taş buldular. Taşların yanında minik tüyler vardı. Biraz ilerleyince, taşların kumda açtığı çizgiler onları kuru dere yatağına götürdü.
Kuru dere yatağında, taşlarla çevrilmiş küçük bir çukur gördüler. Çukurun içinde yavru bir baykuş, kanadını oynatamadan bekliyordu. Meğer fırtınalı bir gecede yuvasından düşmüş, karanlıkta yolunu bulabilmek için parlayan taşları tek tek kendine doğru çekmişti. Taşların ışığında yuvasını uzaktan görebiliyor, fakat kanadı iyileşmediği için oraya dönemiyordu.
Badem hemen, “Demek taşları sen aldın!” diye söylendi. Yavru baykuş başını öne eğdi. Poyraz ise onun yanına oturup yelesini taşlara değdirmeden usulca konuştu.
“Korkma. Sana kızmak için değil, yardım etmek için geldik. Ama bu taşlar bütün vadinin yollarını aydınlatıyordu. Onları geri götürmenin başka bir yolunu bulmalıyız.”
Yavru baykuş, taşları neden taşıdığını anlattı. Karanlıkta tek başına kalmış, kimsenin onu fark etmediğini sanmıştı. Poyraz bu sözleri duyunca gözlerini yere indirdi. Vadideki herkes şenlik hazırlıklarıyla uğraşırken, küçük baykuşun sessiz yardım çağrısını kimse duymamıştı.
O gün hayvanlar birlikte çalışmaya karar verdi. Suna, kuru dallardan yuvarlak bir sepet yaptı. Badem, yumuşak otlardan baykuş için küçük bir yatak ördü. Poyraz, taşları dikkatlice sepete yerleştirdi. Sonra diğer hayvanlar, yolu aydınlatmak için parlayan taşların yanına beyaz çakıl taşları dizdi. Böylece taşlar geceleri yol gösterecek, baykuşun bulunduğu yer de karanlıkta kalmayacaktı.
Baykuşun yuvası yüksek bir akasya ağacındaydı. Poyraz onu sırtına aldı, Suna da ağacın altına kalın dallardan güvenli bir basamak kurdu. Baykuş, kanadı iyileşene kadar ağacın alçak dalındaki yeni yatağında kalacaktı. Her akşam farklı hayvanlar ona yiyecek taşıyacak, Poyraz da sessizce yanında oturacaktı.
Şenlik gecesi geldiğinde Çakılova eskisinden daha parlaktı. Geri getirilen taşlar yolları aydınlatıyor, beyaz çakıllar ay ışığını yansıtıyordu. En önde ise küçük baykuşun yuvasına giden yol vardı. Hayvanlar, o yolu diğerlerinden daha güzel süslemişti.
Suna, Poyraz’a “Bu şenliği sen kurtardın,” dedi.
Poyraz gülümsedi. “Hayır,” diye karşılık verdi. “Önce dinledik, sonra birbirimize yardım ettik. Işıkların asıl kaynağı taşlar değil, kimseyi yalnız bırakmamamız.”
O günden sonra Çakılova’da yeni bir gelenek başladı. Her şenlikte, vadinin bir köşesine tek bir parlayan taş bırakılırdı. Bu taş, yardıma ihtiyacı olan sessiz birini fark etmeyi hatırlatırdı. Poyraz’ın yelesi ay ışığında parladığında ise herkes onun gücünü değil, dikkatle dinleyen kocaman yüreğini düşünürdü.
