Göktaşı Değirmeninin Renkli Sırrı

Yüksek tepelerin arasında, sabahları çiçek kokusuyla uyanan Pırıltıdere adında küçük bir köy vardı. Bu köyde yaşayan on yaşındaki Lorin, her şeyi merak eden, ceplerinde daima birkaç taş ve kurumuş yaprak taşıyan bir çocuktu. Lorin’in en sevdiği yer, köyün dışındaki yuvarlak kayaydı. Büyükleri bu kayanın gökten düştüğünü söyler, fakat kimse onun gerçek sırrını bilmezdi.
Bir akşam gökyüzünde yıldızlar alışılmadık derecede parlarken yuvarlak kayanın içinden ince bir uğultu yükseldi. Ardından kaya, kapısı açılan küçük bir değirmen gibi iki yana ayrıldı. İçinden gümüş saçlı, gözleri lavanta renginde bir kadın çıktı. Elinde, ışık saçan boş bir kavanoz vardı.
“Ben Renk Bekçisi Milda’yım,” dedi kadın. “Göktaşı Değirmeni, dünyaya neşe veren renkleri öğütür. Fakat değirmenin yedi renk çarkından üçü kayboldu. Onlar bulunmazsa çiçekler solacak, gökkuşakları griye dönecek ve insanların gülümsemesi giderek unutulacak.”
Lorin biraz şaşırdı ama korkmadı. “Çarkları nerede aramalıyım?” diye sordu.
Milda kavanozun kapağını açtı. İçinden üç küçük ışık çıktı; biri altın, biri mor, biri de deniz mavisiydi. “Bu ışıklar seni doğru yerlere götürecek. Ancak çarkları yalnızca onları gerçekten hak eden biri görebilir. Acele etme, gördüklerini dinle ve elindekini paylaş.”
İlk ışık, Lorin’i çiylerle kaplı Sessiz Çayır’a götürdü. Çayırda otlar konuşuyor, fakat o gün hepsi aynı anda susuyordu. Lorin kulaklarını yere yaklaştırınca toprağın altında ince bir ses duydu: “Susuz kaldık.” Çantasındaki suyunu çiçek köklerine döktü. Çayır birden şarkı söylemeye başladı ve otların arasından altın renkli çark yükseldi. Çark, Lorin’in avucuna kondu.
Mor ışık bu kez onu aynalardan yapılmış bir mağaraya götürdü. Aynaların her birinde Lorin’in farklı bir hâli görünüyordu: sabırsız Lorin, öfkeli Lorin, yalnız Lorin ve yardım eden Lorin. Mağaranın sonunda kapalı bir kapı vardı. Kapıda “Kendini tanımayan, yolu göremez,” yazıyordu.
Lorin aynalara dikkatle baktı. Her görüntüsünün kendisine bir şey anlatmaya çalıştığını fark etti. Sabırsız hâli, yavaşlamayı; öfkeli hâli, derin nefes almayı; yalnız hâli ise yardım istemekten utanmamayı öğütlüyordu. Lorin hepsine teşekkür edince aynalar parladı ve mor çark ortaya çıktı.
Son ışık onu bulutların altında kurulmuş, iplerden örülü bir köprüye götürdü. Köprünün ortasında minicik bir gök kuşu oturuyor, kanadını tutuyordu. Karşı kıyıda ise deniz mavisi çark parlıyordu. Gök kuşu, “Uçamıyorum ve çarka ulaşamıyorum,” dedi.
Lorin çarkı almak için tek başına devam edebilirdi. Fakat kuşu orada bırakmak istemedi. Mendilinden küçük bir sargı yaptı, kuşun kanadını nazikçe sardı. Sonra onu kucağına alıp köprünün sonuna kadar taşıdı. Gök kuşu iyileşince kanatlarını çırptı ve çarkı gagasıyla Lorin’e getirdi.
Üç çark yerine yerleştiğinde Göktaşı Değirmeni dönmeye başladı. Altın, mor ve deniz mavisi ışıklar gökyüzüne yayıldı. Ertesi sabah Pırıltıdere’de çiçekler yeniden açtı, gökkuşağı yedi renge kavuştu. Köydeki herkes, uzun zamandır unuttuğu neşeyi hatırladı.
Milda, Lorin’e küçük kavanozu uzattı. Kavanoz artık renklerle doluydu. “Gerçek sihir, renkleri görmekte değil, onları başkalarıyla paylaşmaktadır,” dedi.
Lorin köye dönerken kavanozu kendine saklamadı. Her evin penceresine bir damla ışık bıraktı. O günden sonra Pırıltıdere’de gökyüzü ne zaman kararsa, insanlar birbirine yardım etmeye başladı. Çünkü sihirli masalların en güzel sırrını öğrenmişlerdi: Bir iyilik paylaşıldıkça küçülmez, bütün dünyayı aydınlatır.




