Keten Pelerinli Kız ve Ayaz Ormanının Terazisi

Bir zamanlar, tepeleri sisle örtülü, taş evleri sarmaşıklarla çevrili küçük bir ülkede Neva adında bir kız yaşardı. Neva, annesinden kalan keten pelerini her sabah omuzlarına alır, köyün çeşmesinden su taşır ve komşularına yardım ederdi. Köy halkı eskiden birbirine cömert davranırdı; biri ekmek pişirince kokusu bütün sokaklara yayılır, biri elma toplayınca en güzelini yaşlılara ayırırdı.
Ne var ki köyün yeni yöneticisi Lord Varek, büyük taş konağına taşındığından beri herkes değişmişti. Lord, değirmenciden unun bir çuvalını, çobandan koyunların yününü, bahçıvandan ise bütün sebzelerin üçte birini vergi diye alıyordu. Daha kötüsü, köy meydanına bir terazi koydurmuştu. Bu terazi, lordun istediği kişiyi hafif, istemediğini ağır gösteriyordu. Böylece yoksul insanların borçları durmadan büyüyordu.
Bir gün Neva’nın komşusu Nine Sera, kış için sakladığı son bal kavanozunu da konağa götürmek zorunda kaldı. Terazi balı ağır gösterince lord, kavanozun yanında bir de gümüş tarak istedi. Nine Sera üzülerek eve döndü. Neva onun ellerini tuttu ve “Haksızlık sonsuza kadar sürmez,” dedi. O gece, köyün en yaşlı çınarının altında yaşayan gezgin bir dokumacıdan garip bir şey öğrendi.
Dokumacı, “Ayaz Ormanı’nın derinliklerinde eski bir terazinin eşi bulunur,” dedi. “Bu terazi altını değil, niyeti tartar. Kalbi açgözlülükle ağırlaşanların elinden hiçbir şey gelmez. Ancak oraya giden kişi, yol boyunca kendisine sunulan kolaylıkları paylaşmayı bilmelidir.”
Neva ertesi sabah yola çıktı. Yanına yalnızca bir parça ekmek, küçük bir tahta kaşık ve annesinin diktiği pelerini aldı. Ormana girince karşısına gümüş tüylü bir tilki çıktı. Tilkinin ayağı dikenlere dolanmıştı. Neva, yolunu kaybetmekten korkmasına rağmen durdu, dikenleri tek tek çıkardı ve ekmeğinin yarısını tilkiye verdi. Tilki kuyruğunu sallayıp ağaçların arasından ilerledi.
Bir süre sonra Neva, dallarında parlak kırmızı meyveler bulunan bir çalı gördü. Tam birkaç tane koparacaktı ki taşların arasında titreyen bir serçe fark etti. Serçenin kanadı incinmişti. Neva meyveleri kendisi için almak yerine onları ezip serçeye yedirdi, sonra pelerininin kenarından küçük bir sargı yaptı. Serçe iyileşince havalandı ve uzaklarda mavi bir ışığın parladığı yeri gösterdi.
Neva ışığa vardığında, kökleri taş duvarlara sarılmış eski bir kulübe gördü. İçeride saçları kar gibi beyaz bir kadın oturuyordu. Kadın, önündeki iki teraziyi işaret etti. Birinin kefesinde altınlar, diğerinin kefesinde ise boş bir tahta kaşık vardı. “Hangisi daha değerlidir?” diye sordu.
Neva, “Altınla kışın ateş yakılmaz, ama kaşık bir çorbayı paylaşmaya yarar,” diye cevap verdi.
Yaşlı kadın gülümsedi. “Doğru cevap, tartının kendisidir,” dedi ve boş kaşığın bulunduğu teraziyi Neva’ya verdi. “Bu, paylaşılmış her lokmayı dengede tutar. Fakat onu yalnızca kendin için kullanırsan sıradan bir tahta parçasına dönüşür.”
Neva köye döndüğünde Lord Varek, meydanda yine vergi topluyordu. Kız, yeni teraziyi eski terazinin yanına koydu. İlk olarak kendi cebindeki tek bakır parayı kefeye bıraktı ve “Bu para, Nine Sera’nın kaybettiği balın karşılığı olsun,” dedi. Terazi ışıldadı. Sonra değirmenci biraz un, çoban bir parça yün, bahçıvan da bir sepet havuç getirdi. Herkes elindekinden küçük bir bölümünü paylaşınca terazinin kefeleri eşitlendi.
Lord Varek öfkeyle kendi altın kesesini kefeye boşalttı. Ancak altınlar bir anda taşa dönüştü. Çünkü o güne kadar aldığı her şey, başkalarının emeğinden koparılmıştı. Konağının kapıları bile açılmadı; çünkü anahtarları taşıyan hizmetkârlar artık onun yanında çalışmak istemiyordu.
Lord, yaptıklarından utanıp köy halkından özür diledi. Neva, onun bağışlanması için önce haksız aldığı her şeyi geri vermesini ve kış boyunca herkes için ortak ambarı yönetmesini şart koştu. Lord kabul etti. O günden sonra meydandaki terazi, yalnızca ihtiyaç olduğunda kullanıldı. Köylüler de paylaşmanın, en büyük serveti çoğalttığını öğrendi.
Neva’nın keten pelerini zamanla eskidi, fakat köyde onun adı uzun yıllar sevgiyle anıldı. Çünkü Ayaz Ormanı’na giden kız, altın aramamış; adaletin, insanın elindekini ne kadar sakladığıyla değil, ne kadarını iyilikle paylaştığıyla ölçüldüğünü bulmuştu.




