Grimm Masalları

Kestane Sarayındaki Tersine Akan Mum

Bir zamanlar, yüksek tepelerin çevrelediği Ağaçova Vadisi’nde kış, öteki mevsimlerden daha uzun sürermiş. Kar yolları kapatır, göletlerin üstüne ince cam gibi buz serer, insanlar akşamları kestane kabuklarından yaptıkları kandillerin çevresinde toplanırmış. Yine de vadide kimse umudunu yitirmezmiş; çünkü her evde baharı bekleyen bir tohum saklanırmış.

Vadinin en kenarındaki küçük evde, büyükannesiyle yaşayan Yelda adında meraklı bir kız varmış. Yelda, kırık eşyaları onarmayı, kuşlara yem bırakmayı ve yaşlıların anlattığı eski öyküleri dinlemeyi severmiş. Bir sabah odun toplamak için ormana girdiğinde, karların arasında bakır renkli bir kutu bulmuş. Kutunun üzerinde yalnızca şu söz yazılıymış: “Beni ışığın kaynağına götür, fakat acele etme.”

Yelda kutuyu açınca içinde ince, gümüş renkli bir mum görmüş. Mumu eline aldığı anda küçük alevi yanmış. Fakat mum erimek yerine uzuyor, damlaları yukarı doğru çıkıyormuş. Yelda, bunun sıradan bir mum olmadığını anlamış ve kutuyu büyükannesine götürmüş.

Büyükannesi mumun üzerindeki eski işareti görünce derin bir nefes almış. “Bu, Kestane Sarayı’nın ışığı olmalı,” demiş. “Saray yıllardır kapalıdır. Rivayete göre oradaki hükümdar, vadinin bütün sıcaklığını tek bir odada saklamış. Sıcaklık paylaşılmayınca sarayın ışığı da tersine dönmüş.”

Yelda, vadinin bahara kavuşması için saraya gitmeye karar vermiş. Büyükannesi ona kalın bir pelerin, bir parça ekmek ve üç küçük düğme vermiş. “Bunlar sana yol göstermez,” demiş, “ama karşılaştığın kişilere yardım ettiğinde neyin gerçekten değerli olduğunu hatırlatır.”

Yelda orman yolunda önce, dikenli çalıların arasında kalmış yaşlı bir kirpiye rastlamış. Kirpinin yuvasına giden yol karla kapanmış. Yelda dalları tek tek kenara çekmiş, sonra ilk düğmesini bir dala bağlamış. Düğme ay ışığında parlayarak gizli patikayı göstermiş. Kirpi de ona saraya giden eski taş köprüyü anlatmış.

Köprünün başında, kanadı incinmiş bir karga bekliyormuş. Karga, sarayın anahtarını taşıyan gümüş halkayı bulmuş, fakat onu yuvasına götüremiyormuş. Yelda ekmeğinin yarısını onunla paylaşmış ve halkayı pelerininin ucuna bağlayarak güvenli bir yere taşımış. Karga minnetle ötmüş; sesi, uzaklardaki sarayın kapılarına kadar ulaşmış.

Sonunda Yelda, kestane ağaçlarının arasından yükselen saraya varmış. Sarayın üç kapısı varmış. Birincisi, “En güçlü olan geçsin,” diye gürlüyormuş. Yelda kapıya omzuyla yüklenmemiş; küçük anahtarı kilide takıp sakince çevirmiş. İkinci kapı, “En zengin olan geçsin,” diye fısıldıyormuş. Yelda cebindeki son düğmeyi kapının önüne bırakmış. Üçüncü kapıysa hiç konuşmuyormuş. Yelda onun önünde durup sessizce beklemiş. Çünkü büyükannesinin sözünü hatırlamış: Acele etme.

Kapı açıldığında Yelda, sarayın ortasındaki geniş salona girmiş. Tavandan sarkan dev mum, alevini aşağıya değil yukarıya uzatıyormuş. Alevin altında altın bir taç duruyor, tacın çevresinde ise küçük cam kavanozlar parlıyormuş. Her kavanozda bir evin sıcaklığı saklıymış.

Yelda tacı almak yerine kavanozların kapaklarını açmış. Önce kendi evinin sıcaklığını, sonra komşularınınkini, ardından bütün vadinin ışığını serbest bırakmış. O anda büyük mum normal yönde yanmaya başlamış. Sarayın taş duvarları yumuşamış, pencerelerden altın renkli ışık süzülmüş.

Vadide karlar hemen erimemiş; fakat insanların elleri ısınmış, tohumlar toprağın altında uyanmış. Karganın sesiyle yolu bulan köylüler saraya gelmiş ve Yelda’yı teşekkürlerle karşılamış. Yelda ise tacı reddedip sarayın kapılarını herkese açmış.

O günden sonra Kestane Sarayı, tek bir hükümdarın evi değil, herkesin ortak kış konağı olmuş. Vadide her yıl ilkbahar geldiğinde insanlar bir mum yakıp birbirlerine şu sözü hatırlatmış: Işık saklandıkça küçülür, paylaşıldıkça dünyayı ısıtır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu