Büyükler için Hikaye

Bir Şehrin Kendine Ayırdığı Yarım Saat

Çamlıbel’de herkesin yetişmesi gereken bir yer, tamamlaması gereken bir iş, cevaplaması gereken bir mesaj vardı. Fırıncı sabahı kovalar, terzi öğleni ölçer, belediyedeki memurlar akşamı dosyaların arasında arardı. İnsanlar birbirlerine selam veriyor, fakat selamın nasıl olduğunu sormuyordu. Çünkü durup dinlemek, kasabada en pahalı şey sayılırdı.

Belediyenin eski ilan panosunun başında çalışan Leman Hanım, bu telaşın içinde herkesi görür ama kimsenin kendisini gördüğünü düşünmezdi. Yıllardır kayıp anahtarları, unutulmuş şemsiyeleri ve kime ait olduğu bilinmeyen paketleri sahiplerine ulaştırırdı. Masasının çekmecesinde biriken teşekkür notları vardı; yine de çoğu insan ona teşekkür ederken bile başka yere bakardı.

Bir pazartesi, saat tam öğleden sonra üçte kasabanın bütün sesleri aynı anda kesildi. Fırının önündeki tepsi havada durdu, çeşmeden düşen su damlası parlamayı sürdürdü, meydandaki güvercinler kanatlarını açmış halde kaldı. Yalnızca insanlar hareket edebiliyordu. Herkes şaşkınlıkla etrafına bakarken eski saat kulesi üç kez vurdu ve ardından yumuşak bir ses duyuldu: “Bugün kendinize yarım saat ayırınız.”

İlk gün kimse ne yapacağını bilemedi. Bazıları çarşıda bekledi, bazıları telefonlarını açıp kapattı. Leman Hanım ise ilan panosunun önündeki boş sandalyeye oturdu. O sırada yanına, her sabah aynı ekmeği alan marangoz Cemil geldi. Cemil, yıllardır görmediği kardeşine mektup yazmak istediğini söyledi. Mektubu cebinden çıkarınca kâğıdın üzerinde tek bir cümle vardı: “Seni özledim; bunu söylemek için daha neyi bekliyorum?”

Ertesi gün yarım saat yine geldi. Bu kez insanlar küçük şeyler yapmaya başladı. Bakkal Rıza, dükkânının önünde her gün sessizce bekleyen yaşlı kadına sandalye koydu. Öğretmen Jale, yıllardır resim yapmak isteyen eşiyle aynı masaya oturdu. Otobüs şoförü Nihat, yolcuları acele ettirmek yerine onların ineceği durağı gerçekten dinledi. Kasabanın duvarlarında görünmeyen bir toz kalkıyor, herkes uzun zamandır kapalı tuttuğu bir pencereyi aralıyordu.

Leman Hanım ise her gün bu yarım saati ilan panosunun yanındaki sandalyede geçiriyordu. İnsanlar ona dertlerini anlatmaya başladıkça, yıllardır başkalarının eşyalarını sakladığını ama kendi dileğini sakladığını fark etti. Çocukken gökyüzünü incelemek istemiş, fakat ailesine yardım etmek için çalışmaya başlamıştı. Sonra evlilik, borçlar ve sorumluluklar gelmiş; gökyüzü, onun için yalnızca yağmur yağacak mı diye bakılan bir yere dönüşmüştü.

Bir cuma günü saat kulesi sustu, fakat yarım saat başlamadı. Kasaba yeniden gürültüye boğuldu. Herkes birbirine baktı; bu kez kimse beklemek istemiyordu. Leman Hanım meydanın ortasına çıktı ve ilan panosundan çıkardığı boş kâğıtları yere serdi. “Zaman bize verilmezse, onu birbirimize veririz,” dedi. “Bugün yarım saati kendimiz başlatalım.”

Önce kimse kıpırdamadı. Sonra Cemil dükkânının kepengini indirdi. Jale yanına oturdu. Rıza sandalyeleri meydana taşıdı. Nihat otobüsünü kenara çekip termosundan çay doldurdu. Yarım saat içinde kasaba, saat kulesinin yardımı olmadan sessizleşti. Bu sessizlikte insanlar birbirlerinin yüzlerine baktı; bazıları güldü, bazıları gözlerini sildi, bazıları da uzun zamandır kurmadığı cümleleri kurdu.

O günden sonra saat kulesi bir daha kendiliğinden durmadı. Buna rağmen Çamlıbel halkı her gün öğleden sonra üçte işlerine kısa bir ara vermeyi sürdürdü. Kimisi mektup yazdı, kimisi göğe baktı, kimisi yalnızca yanındaki kişinin sesini dinledi. Leman Hanım ise küçük bir dürbün alıp belediye binasının çatısına çıktı. Gökyüzünün sandığından çok daha geniş olduğunu gördü.

Kasabada hâlâ yetişilmesi gereken işler vardı. Fakat insanlar artık hayatın yalnızca tamamlanacak görevlerden oluşmadığını biliyordu. Bazen en önemli iş, hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmadan birinin yanında oturmaktı. Çünkü insan, kendine ayırdığı küçücük bir yarım saatte bile bütün ömrünün yönünü değiştirecek kadar büyük bir kapı bulabilirdi.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu