Saatlerin Susturduğu Akşam

Yamaçların arasına kurulmuş Sükûnet kasabasında herkesin bir saati vardı. Evlerin duvarlarında, dükkânların kapılarında, hatta fırının sıcak taşlarının yanında bile saatler asılı dururdu. Kasabalılar günlerini dakikalarla böler, öğle yemeğini yedi buçukta yer, selamlaşmayı bile kısa tutarlardı. Kimse geç kalmazdı ama kimsenin gerçekten yetiştiği bir yer de yoktu.
Kasabanın en eski dükkânında Tufan adında bir saat ustası yaşardı. Tufan, saatlerin yalnızca akrep ve yelkovandan oluşmadığını bilirdi. Ona göre her saatin içinde sahibinin sesi, bekleyişi ve söyleyemediği bir cümle saklanırdı. Bu yüzden bozulan saatleri onarmadan önce onları uzun uzun dinlerdi.
Bir sonbahar akşamı dükkânın kapısı açıldı. İçeri, üzerinde koyu renk bir palto bulunan yaşlı bir adam girdi. Elinde, camı çatlamış küçük bir cep saati vardı.
“Bunu çalıştırabilir misin?” diye sordu.
Tufan saati avucuna aldı. Saat, diğerleri gibi tik tak etmiyor, yalnızca ara sıra ince bir iç çekiş çıkarıyordu.
“Nerede durmuş?” diye sordu usta.
Adam pencerenin dışındaki kararan sokağa baktı. “Kızımın kapımı çaldığı gün,” dedi. “Yıllar önce. O gün ona söylemem gerekenleri söylemedim. Sonra o gitti. Saat de sustu.”
Tufan kapağı açtı. İçeride kırılmış bir dişli, kurumuş yağ ve kâğıttan yapılmış minicik bir parça buldu. Kâğıtta yalnızca şu yazıyordu: “Bir gün daha var sanmıştık.”
Usta saati onarmaya çalıştı, fakat dişliler ne kadar düzeltilse de mekanizma hareket etmiyordu. Üç gece boyunca farklı yaylar denedi, eski kitaplara baktı, hatta kasabanın en hızlı saatini söküp karşılaştırdı. Sonunda anladı ki sorun saatin içinde değil, onu taşıyan adamın kendisindeydi.
“Bu saat tamir istemiyor,” dedi. “Sizin bir kapıyı yeniden çalmanız gerekiyor.”
Yaşlı adam başını eğdi. Kızının uzak bir şehirde yaşadığını, yıllardır mektup yazıp göndermediğini anlattı. Her mektubun başına aynı cümleyi yazıyor, sonra kâğıdı katlayıp çekmeceye koyuyordu: “Vaktin olduğunda konuşuruz.” Oysa vakit, kimsenin cebinde bekleyen bir mendil değildi.
Tufan ona boş bir kâğıt verdi. “Bu kez açıklama yazmayın,” dedi. “Sadece gerçeği yazın.”
Adam dükkânın köşesindeki masaya oturdu. Uzun süre kalemi oynatmadı. Dışarıda kasabanın saatleri birbirini izleyerek çaldı. Yediyi, sekizi, dokuzu bildiren sesler sokaklarda yankılandı. Adam sonunda yazmaya başladı. Kızından özür dilediğini, onu dinlemek yerine haklı çıkmayı seçtiğini, birlikte geçirebilecekleri günleri hep sonraya bıraktığını anlattı. Mektubun sonuna da şunu ekledi: “Gelirsen seni değiştirmeye çalışmadan dinleyeceğim.”
Mektup gönderildikten sonra saat ilk kez hafifçe kıpırdadı. Yelkovan bir çizgi ilerledi, sonra durdu. Tufan gülümsedi. “Bazen zaman hemen akmaz,” dedi. “Önce insanın içindeki düğüm çözülür.”
Yaşlı adam ertesi sabah kasabadan ayrıldı. Aradan haftalar geçti. Sükûnet kasabası yine telaşla yaşamaya devam etti. Fakat Tufan’ın dükkânına gelenler, ustanın kapının üzerine yeni bir yazı astığını gördü: “Burada saatler onarılır; ertelenen sözler bekletilmez.”
Bir kış günü yaşlı adam geri döndü. Yanında, gülümsemesi yorgun ama gözleri aydınlık bir kadın vardı. Cep saatini Tufan’a uzattı. Saat artık çalışıyordu; ancak diğer saatler gibi hızlı değildi. Her dakikanın arasında küçük bir sessizlik bırakıyordu.
“Böyle kalsın,” dedi adam. “Artık bazı anların hemen geçmesini istemiyorum.”
O akşam kasabalılar ilk kez saatlerini susturdu. Sofralar biraz geç kuruldu, dükkânlar zamanında kapanmadı, konuşmalar uzadı. Kimse bundan zarar görmedi. Aksine, yıllardır aynı evde yaşayıp birbirinin sesini duymayan insanlar birbirlerine hikâyeler anlattı.
Tufan dükkânının önünde oturup gökyüzüne baktı. Zaman yine ilerliyordu; fakat o gece kimse onun peşinden koşmuyordu. Çünkü bazı akşamlar insana şunu öğretirdi: Hayat, yetişilecek bir yer değil, fark edilmesi gereken bir yoldu. Ve söylenmesi gereken güzel sözlerin en uygun zamanı çoğu zaman yarın değil, tam da şimdi başlayan o küçük sessizlikti.


