Orman Masalları

Kabuğunda Saklı Şarkıyı Arayan Narin

Güneş, Gölgeliçam Ormanı’nın üst dallarına altın renkli çizgiler bırakırken Narin, her sabah yaptığı gibi patikada yürüyordu. Narin, ormanın seslerini dinlemeyi çok severdi. Sincapların kabuk kırışını, karıncaların kuru yapraklar üzerindeki hafif tıkırtısını, uzaktaki derenin taşlara çarparken çıkardığı berrak şırıltıyı birbirinden ayırabilirdi. Fakat o sabah her şey tuhaf biçimde sessizdi.

Ne ardıç kuşu ötüyor, ne yapraklar birbirine fısıldıyor, ne de rüzgârın ince ıslığı duyuluyordu. Orman, sanki kocaman bir battaniyeye sarılmış gibi susmuştu. Narin, yosun kaplı bir kayanın üzerine oturup kulaklarını dikti. Tam o sırada toprağın altından gelen çok hafif bir “tık” sesi işitti. Sonra bir tık daha… Ses, yaşlı kayın ağaçlarının bulunduğu kuzey yamacından geliyordu.

Narin, yanında taşıdığı meşe palamudu kesesini düzeltti ve sesin peşine düştü. Patikada üç farklı iz gördü: ince pençe izleri, yuvarlak bir kirpi izi ve yere sürünmüş uzun bir yaprak çizgisi. İzler, ormanın içindeki karakterleri çağırır gibi kıvrılarak ilerliyordu. Narin, “Bu izler bir buluşma yerine gidiyor olmalı,” diye düşündü.

Bir süre sonra karşısına çalıların arasından çıkan gri tüylü bir tavşan geldi. Tavşanın adı Vira’ydı. Vira, “Ben de sessizliğin nedenini arıyorum,” dedi. “Dün gece bütün baykuşlar aynı anda sustu. Sabah olunca arıların kanat sesi bile kalmadı.” Ardından dikenleri arasına kuru yapraklar takılmış neşeli bir kirpi göründü. Kirpi Gomo, toprağı koklayarak onları selamladı. “Kuzeydeki dere de eskisi kadar konuşmuyor,” diye ekledi.

Üç arkadaş, sesleri izleyerek ilerledi. Önce dev bir meşe ağacının altından geçtiler. Meşenin gövdesinde birbirine benzeyen küçük çizikler vardı. Çizikler, rüzgârın yönünü gösteren oklar gibiydi. Daha sonra sarı çiçeklerin açtığı açıklığa ulaştılar. Çiçekler başlarını eğmiş, arılar ise kovanlarının önünde bekliyordu. Ormanın sesleri yalnızca kaybolmamış, sanki bir yerde toplanmıştı.

Kayınların yanına vardıklarında, en yaşlı ağacın kökleri arasında yuvarlak, gümüş renkli bir kozalak buldular. Kozalağın üzerinde yedi küçük delik vardı. Her delikten farklı bir ses çıkması gerekirken yalnızca boğuk bir uğultu duyuluyordu. Narin, kozalakla birlikte toprağa gömülmüş ince kökleri fark etti. Kökler, derenin kıyısına, sonra da ormanın dört yanına uzanıyordu.

Yaşlı kayın, dallarını hafifçe salladı. “Bu, Uyumu Tutan Kozalak,” diye fısıldadı. “Ormandaki sesler onun deliklerinden geçerek birbirine karışır. Fakat köklerden biri, taşlarla sıkıştı. Sesler geçemeyince ağaçlar, hayvanlar ve su birbirini duyamaz oldu.” Narin, hemen kökü çekmek istedi. Ancak kayın, “Sadece güç kullanırsan ince kökleri incitebilirsin. Önce toprağın ne anlattığını dinle,” dedi.

Narin, Vira ve Gomo yere kulaklarını dayadılar. Toprağın altında suyun küçük bir çukura çarpan sesi vardı. Çukurun üstünü, geceki yağmurun sürüklediği sert dallar ve taşlar kapatmıştı. Üç arkadaş işe koyuldu. Gomo toprağı gevşetti, Vira dalları taşıdı, Narin de yuvarlak taşları birer birer kenara dizdi. Bir süre sonra köklerin arasından incecik bir su çizgisi göründü.

Su akmaya başlayınca kozalaktaki ilk delikten kuş cıvıltısı yükseldi. İkinci delikten yaprak hışırtısı, üçüncüden derenin şırıltısı çıktı. Ancak son dört delik hâlâ sessizdi. Narin, çevreye baktı ve eksik sesleri bulmak için ormanı dolaştı. Arıları çiçeklere yönlendirdi, Gomo’nun bulduğu kırık dalı bir oyuk ağacın önünden kaldırdı, Vira da korkmuş bir yavru karacayı annesine götürdü. Her yardım, ormana küçük bir ses geri getiriyordu.

Sonunda Narin kozalak üzerine eğilip kendi sesini dinledi. Onun sesi, sabah duyduğu “tık” sesine benziyordu. Küçük bir dal parçasıyla kozalaktaki son deliğe hafifçe vurdu. “Ormanın her sesi değerlidir,” dedi. Bu sözle birlikte kozalak parladı. Baykuşların yumuşak ötüşü, arıların vızıltısı, karıncaların tıkırtısı ve rüzgârın şarkısı aynı anda duyuldu.

Gölgeliçam yeniden canlanmıştı. Ağaçlar dallarını birbirine uzattı, dere taşların çevresinde neşeyle döndü. Yaşlı kayın, Narin’e gümüş kozalaktan düşen küçük bir pul verdi. Narin onu kesesine koymadı; ormanın ortasındaki düz bir taşa bıraktı. Böylece herkes, sesleri korumanın tek bir kişinin değil, bütün canlıların görevi olduğunu hatırlayacaktı. O günden sonra ormanda biri sessizliği fark ettiğinde önce kulaklarını yere dayadı, sonra dostlarının yardımına koştu. Çünkü orman masalları, en güzel şarkıların birlikte dinlendiğinde başladığını anlatır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu